Zorunlu üzerine

Zorunlu Karşılık Oranı Nedir? Zorunlu karşılık veya Munzam karşılık, mevduat bankalarının piyasadan topladıkları mevduatlara karşılık olarak Merkez Bankasında buldurmak zorunda kaldıkları mevduat oranı demektir. Zorunlu karşılık oranı, tutulan mevduatın cinsine göre (Euro, Dolar vd. ) Merkez Bankaları tarafından kararlaştırılır. Hollanda Sağlık Bakanı Hugo de Jonge, parlamentoya gönderdiği mektupta, riskli ülkelerden dönenlerden gelen şikayetler üzerine, zorunlu karantina uygulamasının kaldırıldığını ... Türkiye’de zorunlu aşı uygulaması yok. ... Aşı konusundaki bir diğer karar da Muhammed Ali Bayram’ın 2016’daki başvurusu üzerine verildi. Anayasa Mahkemesi gerekçeli kararında, sıkça Halime Sare Aysal davasına atıfta bulunuyor. Zorunlu aşı dünyada tartışma konusu. İran'da zorunlu başörtüsüne karşı protesto düzenleyen ve hakkında yakalama kararı çıkarılan İran’lı aktivist Meryem Şeriatmedari Denizli'de gözaltına alındı. Şeriatmedari'nin İran'a iade edileceği iddiaları üzerine sosyal medyada tepki gösterildi. Edirne’de zorunlu askerlik yapan Doğan Çetin’in darp edilmesiyle ilgili Kara Kuvvetleri Komutanlığı 1’inci Ordu Komutanlığı idari inceleme başlattı. Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre Çetin, “Keşke Kürtçe eğitim alsaydık” sözleri üzerine iki asker tarafından ... kiye Örneği ve Bankacılık Sektörü Üzerine E tkisi. Bankacılar Dergisi, (81). Obrien, Y. Y. C. (2007). Reserve Requirement Systems ... Zorunlu karsiliklarin para politikasi acisindan onemi ... hesaplarındaki bakiyelerin artması üzerine TCMB, bu h esapları da zorunlu karşılığa tabi hale getirmiştir (TCMB, 201 1:47-53). 2012 yılının Aralık ayında YP zorunlu karşılık ... Almanya’da koronavirüs vakalarının artmasıyla birlikte yurt dışına tatil için gidip gelenlerin zorunlu olarak teste tutulması üzerine tartışma başladı. ON İKİ YILLIK ZORUNLU/SORUNLU EĞİTİM ÜZERİNE! 07.10.2012 - Bu Yazı 3654 Kez Okundu. Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0. Avrupa’da ilköğretimin (temel eğitimin) zorunlu hale getirilmesi, genç ulus devletlerin kontrolü ele almalarının önemli bir göstergesi olmuştur. Sanığa mahkemenin istemi üzerine Baro tarafından görevlendirilen zorunlu müdafiinin yüzüne karşı yapılmış olan tefhim, kendisine zorunlu müdafii atandığından haberdar edilmeyen sanık Bilge açısından hukuksal sonuç ifade etmediği gibi, temyiz süresini de başlatmayacağından; sanığın öğrenme üzerine verdiği 26.11 ...

YURTDIŞINA GİTME REHBERİ-TOPLADIĞIM BİLGİLER

2020.09.12 20:54 melabaa YURTDIŞINA GİTME REHBERİ-TOPLADIĞIM BİLGİLER

Toplanın pek sevgili vadan hayinleri.
facebook'a hiç girmemiştim, bu grubu reddit'te buldum. bir sürü gönderinizi çalıp whatsapp gruplarda karıları güldürüp üstünüzden prim kastım, şimdi de topladığım bilgileri vererek karşılığını vereyim diyorum.
son zamanlarda sürekli yurtdışına nasıl gidilir, ne yarrak yeriz, gitsek bizi sikerler mi, hadi 1 kere siktiler ondan bir şey çıkmaz ama avrupalının bdsm kölesi olmayalım tarzında paylaşımlar görüyorum. son 2-3 senedir bütün hayatını yurtdışına gitmek üzerine ayarlayan birisi olarak nasıl gidebilineceğini bölüm bölüm anlatayım.
Öncelikle şunu belirteyim. İNGİLİZCE ÖĞRENMEK ZORUNDASINIZ. öyle benim ingilizcem var ama bana kadar var demekle olmuyor amk. bi siz akıllısınız ingilizce bilmeden giderseniz adamlar size suriyeli muamelesi yapacak doğal olarak. iş bulmaya çalışacaksınız adamla konuşamayacaksınız. bir bar göreceksiniz girerken kim bu aq sığırı diyecekler. bir kız göreceksiniz are you kola derken ya kız size sapık diyecek ya dalga geçileceksiniz. hıyarlık yapmayın, kendinizi küçük düşürmeyin öğrenin şu siktiğimin dilini. seviye olarak C1 falan gitmek için yeterli. kraliçeye sunum yapmayacaksınız sonuçta. udemy'de kurslar 25 lira alın takip ederek başlayın.
1-)evlenerek gitmek. bu iş eğer yurtdışında tanıdık düzgün birisi, uzaktan aile dostu, sizi de yanında isteyen gevşek bir akraba falan yoksa imkansıza yakın gençler. 5000 km öteden yamuk sikle ingiliz düşüremezsiniz. öyle bir yakışıklılığınız varsa zaten gidin manken olun amk.
2-)iltica bunu da görüyorum, eğer çok belirgin bir siyasi davanız, siyasi aranmanız vs yoksa kabul etmeleri çoğunlukla zor. adamlar bizim gibi değil amk adamların sınır kapısı cidden sınır kapısı. öyle ben aleviyim benim kapıma çarpı atacaklar diyen herkesi alsalardı türkiye'de alevi iran'da müslüman kalmazdı. adamları gerçekten türkiye'ye döndüğünüzde hayatınızın tehlikede olduğuna ikna etmeniz lazım. sıkıntılı bir olay valla, benim götüm yemez. ama bu konuyu merak ediyorsanız amerika'nın "ıslak ayak kuru ayak" politakasına vs bakın, araştırmanızı iyi yapın, böcek muamelesi görüp sonra da siktiredilme riskiniz olduğunu da unutmayın.
3-)iş bulma beyler valla bu denenebilir. kaybedecek bir şeyimiz yok aq. linkedin vs platformlara CV bırakın. benim denediğim olaylardan birisi de bu. adamlar genel olarak kaliteli eleman almak istiyor ama bunu belirtelim. eğer güzel bir üni bölümünde okuyorsanız, bitirmişseniz, 1-2 kurs sertifikasıyla destekliyorsanız işiniz kolaylaşıyor. bende onlar yok ben kendimi siktireyim insan kaynaklarına derseniz ona göre bir şey yapmaya başlayın aq. yazılım ve genel olarak siber güvenlik en sağlam konulardan. udemy, youtube ve coursera çok işe yarıyor. siktiğimin ingilizcesi zorunlu.
4-)yüksek lisansla gitmek bu da benim denediğim olaylardan birisi. şu an açıköğretimden yöneyim bilişim sistemleri fakültesindeyim. açıköğretim falan ama yüksek lisans şansı veriyor. parayı bastırınca hemen hemen her ülkede yüksek lisans yapabiliyorsunuz, üstüne bittikten sonra çalışma izni de veriyor. işi bulduktan sonra vizeyi uzata uzata vatandaşlığa kadar gidiliyor. düzgün bir alan seçin. yalnız bu olay para gerektiriyor. yıllık 15k gözden çıkarsanız 30k, giderlerle 40k$ para lazım. yapacak bir şey yok kuralları ben koymuyorum.
5-)dil okuluyla gitmek valla baktınız olmuyor en yapılabilir işlerden birisi bu. kanada'ya üniversitelerin açtığı dil kurslarına giderek, kursu bitirdikten sonra üniversiteye girişte dil şartını halletmiş oluyorsunuz. bu sürede ortama alışmış oluyorsunuz, üni sonrası çalışma izni alabiliyorsunuz 3 yıllık. ama şöyle bir sıkıntı var ne olduğunu olacağını iyi araştırın. üniversitelerin ve dil okullarının istekleri farklı olabiliyor. bazı üniler bitirdikten sonra çalışma izni vermiyor falan. iyi araştırıp seçerek gitmek lazım. şirketlere çok güvenmeyin kendi araştırmanızı kendiniz yapın. bu da para gerektiriyor ama yüksek lisanstan az. bölüme devam edeceksiniz falan derken siz kafadan 20k çıkarın yine.
6-)ankara anlaşmasıyla gitmek valla bunun için geç kaldık gibi. brexit sonrası bu olayı kaldıracak gibiler. bu olay basitçe şu, tr ile belli başlı ülkeler arasında yatırımcılara ve iş kuranlara öncelik verilmesini öngören bir anlaşma var. "ben ingiltere'ye gidip, eğitimini aldığım ve deneyimli olduğum bir konuda iş yeri açacağım" diyorsunuz. belgeleri bokları püsürleri topluyorsunuz. genel olarak baktıkları şeyler aldığınız eğitim, bunda sahip olduğunuz deneyim (min 3 yıl gibi), bir de en az 6-8 ay size yetecek ve işinizi kurabilecek kadar nereden geldiği belli olan nakit para. pound 10 lira olduğu için bu şu an benim tercihlerim arasında değil. elin adasında parasız kalırsak kimseden para da isteyemeyiz aq. kira 1000 pound olsa, 10k tl istemen lazım ki evsiz kalma. sikerler kamil hepimizi sikerler. yapacağınız işe göre değişir. ben freelance tasarımcıyım demekle, benzin istasyonu açıcam demek farklı sonuçta.
7-)şansı zorlayarak farklı ülkeleri denemek bakın bu da yapılabilir. mesela karadağ/montenegro'ya gitmek baya kolay. şirket açarak gidebiliyorsunuz. götü yiyen gider çğköfteci açar, tutarsa euro kazanır hayatını yaşar. tutmazsa ne yarrak yersiniz bilmiyorum. bir de dil okulu için amerika'ya gidip, sonra vize değişikliği vs derken kalıp kaçak çalışanlar var. amerika son zamanlarda çok karışık, onu da geçtim kaçak çalışırken bir şekilde polise yakalanırsınız sizi kaç yerinizden ne şekilde vururlar bilmiyorum.
ben ne yarrak yemeye çalışıyorum? açıköğretimi bitirmeye çalışırken hem bir yandan seçeneklerimi geliştiriyorum, hem kendime bir yol haritası çiziyorum, hemde farklı konularla ilgilenerek kendime pasif gelir getirebilecek alanlar açmaya çalışıyorum. örneğin mobil uygulama ve oyun yapmak gibi. bir de ingilizce falan kasıyorum işte. sürekli para kazanmaya, kazandıklarımı biriktirmeye çalışıyorum.
bakın gençler, eğri oturup doğru konuşalım, bu ülkeden bi yarrak olmayacak. bildiğin 40 yıl çalışsak yine hayatımızda değişen bir şey olmayacak, 3-5 kişiyi zengin etmek için uğraşıp duracağız. milletin pazara gitmek için aldığı arabaları alabilmek için yıllarca çalışacağız. belki aldığımız gün tarafikte orospu çocuğunun teki ya çekip vuracak ya bıçağı takacak, adam hapse bile girmeyecek olan bize olacak. patronlar bizi aylık 300 dolara, bir amerikalının aylık köpeğine harcadığı paraya günde 12 saat çalıştıracak, izin istediğimizde anasına sövmüşüz gibi yüzümüze bakacak. bizim sike sike bir şeyler yapmamız lazım. şimdi bazı orospu sıçmıkları gidip gitmeyi düşünmeden önce ülkeyi düzeltmeye çalışın diyecek, işte o orospu çocuklarını yanınızda bulundurmayın. bunlar kaypak birer götverendir, ülkeyi düzeltelim derler, bir şeyi düzeltmek için protesto ettiğiniz zaman size vatan hayini der, işten atılmanıza gülerler. hepsinin anasını sikeyim.
sonuç olarak ne yapıyoruz, insan gibi gidip yaşayabileceğiz şekilde kendimizi geliştirip, anadolu çomarı gibi dış güçler bizi almıyor demiyoruz. en kötü birisi alır herhalde amk, çoğumuz bu ülkeye fazlayız lan.
submitted by melabaa to KGBTR [link] [comments]


2020.09.07 09:50 throwaway086480 Toplanın hele, Türkiye'yi kurtarıyorum. Popüler olmayan fikirlerim var, hazır olun.

Ermenistan'dan soykırım için özür diliyoruz, tazminat paketi kapsamında yüklü bir paranın yanında Ağrı Dağı'nı ve Ani harabelerini onlara veriyoruz. Böylece Armenian Genocide teranesi bitmiş oluyor.
Süryanilerden de özür diliyoruz ve onlara da tazminat ödüyoruz. Ancak onlara toprak vermiyoruz çünkü onların memleketleri bugünlerde Kürtler tarafından domine edilmekte, yani işin o kısmı Kürdistan'ın sorumluluğu (more on that later).
Yunanistan'dan da Pontus soykırımı için özür diliyoruz ve Sümela manastırını Türkiye'deki Rum cemaate devrediyoruz. Ancak onlardan da Balkanlar'da ve Batı Anadolu'da yaptıkları Türk soykırımı için özür talep ediyoruz.
Lübnan Marunilerinden de özür diliyoruz.
Balkanlar'daki ve Orta Doğu'daki Türk azınlıkların hakları konusunda çok ağır PR yapıyoruz. Türklere laf edenin tepesine üşüşüyoruz, Yahudiler gibi. Ve bütün Balkan ülkelerinden zamanında yaptıkları etnik temizlik için özür talep ediyoruz.
Vee en alevlisi. Kürtlere bağımsızlık veriyoruz. Diyarbakır, Mardin, Bingöl, Muş, Batman, Bitlis, Siirt, Şırnak, Hakkari, Van ve Ağrı illeri Kürdistan olarak bağımsız oluyor. Bu bağımsızlık ile birlikte istisnasız ve zorunlu bir nüfus mübadelesi uyguluyoruz. Orada Türk, burada Kürt kalmıyor.
Dış politikada Suriye'den çıkıyoruz. Türkiye'deki Suriyeliler Türk kimliği altında yaşamayı kabul etmesi koşuluyla burada kalabiliyor. İsteyen de zaten Esad'ın kıyımına dönebiliyor, sıkıntı değil.
Haklı olduğumuz Kıbrıs konusunda PR yapıyoruz. Mantıklı bir plan olan Annan Planı'nı reddeden tarafın onlar olduğunu herkesin kafasına kazıyoruz. "İşgal"in aslında oradaki azınlıkları korumak amaçlı haklı bir karar olduğunu herkese anlatıyoruz.
Deniz sınırları konusunda karşı taraf ile masaya oturmak isteyen tarafın aslında biz olduğumuzu herkese anlatmaya çalışıyoruz. Ve masaya oturuyoruz. Gerçi pek güvenmiyorum kendilerine ama neyse.
İlk aşamada AB ile olan ilişkilerimizi düzeltmeye çalışıyoruz. Eğer kendi çomarlarının gazına gelip bize çifte standart uygulamaya çalışırlarsa Avrupa karşıtı PR çalışmalarımıza hız kesmeden devam ediyoruz. Bizi 2 milyon Hristiyan öldürdük diye dünyanın en cani milleti diye yaftalayan Avrupa'nın Hindistan'da, Afrika'da, Amerika'da sırf bir kontrollü kıtlık ve salgında en az 10 milyon insan öldürdüğünü ve bizim aksimize bunu tekrar tekrar yaptıklarını herkese öğretiyoruz. Gerçek barbarın kim olduğunu bütün dünya hatırlıyor.
ABD'deki lobimizi en azından bir tık güçlendiriyoruz. Ermeni ve Yunan diasporaların fink attığı yerde bizim neredeyse hiç olmamamız büyük utanç.
Maalesef Çin ile ilişkileri bozmamak adına Uygurlar'dan vazgeçiyoruz. Ben de isterdim kendilerini kurtarmayı ancak o güçte kesinlikle değiliz.
Rusya ile bir çeşit adı konmamış anti-AB ittifağı yapıyoruz. Bunu yaparken ABD'yi kızdırmamaya dikkat ediyoruz. Hedefi bize gerçekten düşman olan Avrupa.
Acilen Hamas'ı falan salıp İsrail ile ittifak kuruyoruz. Laik bir Türkiye (more on that later) ve İsrail bu coğrafyada doğal müttefiktir. Filistin PKK'ya yardım etmeye devam etsin.
İhvancılık'tan kesinlikle vazgeçiyoruz. Siyasal İslam'ın iç siyasetteki hali yeterince kötü, dış siyasetteki halini bir düşünün. Bu yüzden de Mısır ile ilişkilerimizi düzeltmeye çalışıyoruz.
Libya'dan da çıkalım derdim ancak orada haklı olan taraf biziz. Ve Yunanistan ve Fransa haksız; onların haksız olduğunu herkese anlatmamız lazım.
Karabağ konusunda Azerbaycan'ı desteklemeye devam etmekle birlikte daha uzlaşmacı bir ton kullanıyoruz.
İslam'ın ülke üzerindeki etkisini aşama aşama azaltıyoruz. Bunun birçok alanı var o yüzden üzerine çok yazmam zor, ama laik Türkiye çok güçlü bir dönüş yapıyor.
Beyin göçünü durdurmak için önlemler alıyoruz. Akademisyenlerin ülkede daha rahat olmasını sağlayacak çalışmalar yapıyoruz. Özellikle bizi zayıf bırakıp Avrupa'ya güç veren beyin göçü benim çok zoruma gidiyor.
Gurbetçilerin ya da genel olarak yurtdışındaki Türklerin buraya dönmelerini teşvik edecek çalışmalar ya da basitçe propagandalar yapıyoruz. Sabah akşam Türk nefreti gösteren Avrupa'da milyonlarca Türk nasıl rahat yaşıyor anlamıyorum.
Avrupa'ya ekonomik bağımlılığımızı azaltmak için elimizden geleni yapıyoruz. Doğu ile ilişkilerimizi güçlendiriyoruz. Avrupalılar her beğenmedikleri bir hamle yaptığımızda bizi ambargo ile tehdit ediyorlar.
Doğu'daki ülkeler ile geniş çaplı bir öğrenci değişim programı başlatıyoruz. Erasmus'u iptal ederiz diyorlardı, buyursunlar etsinler.
Neyse bayağı bir yazdım. Daha fazla da yazardım ama ana fikri anlamışsınızdır.
1 - Osmanlı döneminde yediğimiz emperyalist boklar için özür dilemek
2 - Kürt sorununu kökten çözmek
3 - Siyasal İslam'ı tamamen çöpe atmak, Atatürkçü siyasete kesin dönüş
4 - Her anlamda İslam'ın ülke üzerisindeki etkisini zayıflatmak
5 - Dış siyasette ABD'yi kızdırmadan Çin ve Rusya ile yakınlaşmak, çifte standart kralı Avrupa'dan vazgeçmek
6 - Genel olarak bizden nefret eden Avrupa takıntımızı salmak, Doğu ülkesi olduğumuzu hatırlamak ve yavaş yavaş Doğu'ya doğru bakmaya başlamak, bunu yaparken ABD ile arayı bozmamaya çalışmak
7 - Bunları yapmak için mahvolmuş, yerlerde sürünen adımızı ve repütasyonumuzu düzeltmek için PR ve/veya propaganda yapmak
Bitirdim, hadi şimdi beni çarmıha gerebilirsiniz.
submitted by throwaway086480 to Turkey [link] [comments]


2020.08.22 23:25 Tayyib_Baba Mülakat Tecrübem (1. Gün)

7.15 gibi harbiye önündeydim, uzun bir kuyruk vardı. Kuyrukta spor mülakatına ve sözlü mülakata katılacak adaylar karışık şekilde bekliyordu.
Bu sıra bitince üstünüz ve varsa çantanız kontrol ediliyor. Sonra ikinci bir sıraya girdim. Spor mülakatı olanlar sola, sözlü mülakatı olanlar sağa olacak şekilde ikili sıraya geçtik. Bu sırada elimize görevli asker dezenfektan döktü.
Bu sıra bitince girişten geçmiş harbiye sınırlarına adım atmış oldum. Görevli asker bize maske verdi ve mevcut maskelerimizi çöpe atmamız istendi. Telefon vb. elektronik eşyaların koyulması zorunlu emanet bölümünü geçtikten sonra, özel eşyaların konabildiği dolaplar var. Yaklaşık 10 cm3 hacmindeki bu dolaplar eşya koy anahtarı al, anahtarı koy eşyanı al ilkesi ile işletiliyor.
Sonra dosya tanzim bölümüne geçtim. Bize dosya tanzimi için yönergeler verildi. Bu yönergelerden bazıları: E-devlet şifresi yazılı olan kağıdın istenmediği, teslim edeceğimiz dosyadaki evrakların tek kopya olması gerektiği ve bu evrakların poşet dosya içinde değil de delgeç ile delinmiş şekilde dosyaya eklenmiş olması gerektiği idi.
Dosya tanzim bölümünde evraklarımız delindikten, muvafakatnamelerimizin de imza ve tarihleri atıldıktan sonra görevli asker eşliğinde iki sıra ve bölükler halinde internet bölümüne götürüldük.
İnternet bölümünde eksik belgelerimiz tamamlandı ve bir sonraki bölüme yönlendirildik. Bir sonraki bölümde dosyalarımız son halini aldı ve onlara ekleme çıkarma işlemi yapmamız yasaklandı.
Bu bölümden sonra boy kilo ölçüm bölümüne yönlendirildik. Boy kilo ölçüm için sıra beklerken gruplarımız açıklandı. Grup adayların adı gibidir ve her grubun özel görevlisi vardır onun sözüne uyulması gerekir.
Boy kilo ölçümünde ayakabılarımızı çıkarmamız istendi. Tartının üzerindeyken boyumuz da ölçüldü. Elektronik bir kolun yukarıdan aşağıya inerek kafamıza temas etmesi şeklinde gerçekleşen boy ölçümü sırasında ciğerlerinizi doldurmanız ve dik durmanız boyunuzun sağlıklı ölçülmesi için elzemdir.
Boy kilo ölçümünden sonra kişilik testine yönlendirildik. 108 sorudan oluşan bu testi bilgisayarlar aracılığı ile doldurduk ve 25 dakika gibi bir sürede bitirmemiz istendi ancak süre pek çok aday testi bitiremediği için esnetildi. Test soruları bize bir sorun sunulması çözüm için A ve Bşıkları belirlenmesi ve "Tamamen A'ya yakınım/ A'ya yakınım/ Tamamen B'ye yakınım/ B'ye yakınım" şıkları arasından tercih yapmamız şeklinde tasarlanmıştı. Sorular ise sosyal yetenek, sorumluluk, girişkenlik gibi kişilik özellikleri üzerineydi ancak doğru şıkkın olmadığı bu testin bizi tanımak amacıyla hazırlandığı yönünde ikaz edildik.
Kişilik testinden sonra üzerimizi değişmemiz için müsade edildi, ardından barfiks komisyonuna geçtik. Barfiks komisyonunda nizami barfiksin formu ve tam bir barfiks hareketinin nasıl gerçekleştirildiği anlatıldı. Ardından ismimizin okunmasının sonra boyumuza göre bize uygun görülen barfiks demirinde barfiks çekmemiz istendi. Performansımız sırasında başımızdaki görevli tarafından tekrar sayımız bize bildirildi. Performansımız bitince tekrar sayımız ve aldığımız puan bizimle paylaşıldı. Barfiks çekmeden önce elinizi üstünüze sürerek veya toprağa beleyerek kurutmanız barfiks yaparken kayıp eksik performans sergilemekten korunmak için elzemdir.
Barfiksin ardından mekik komisyonuna yönlendirildik. Mekik komisyonunda nizami mekiğin formu ve tam bir mekik hareketinin nasıl gerçekleştirildiği üzerine bilgilendirildik. Mekik performansını ayaklarımızı u şeklindeki tek parça yere vidalanmış demire takarak, bacaklarımız yaklaşık 110°, minderin üzerinde, başımızda mekik sayımızı sayan ve hatalı mekiklerimizde bizi uyaran görevliler varken gerçekleştirdik. Performansımız bitince tekrar sayımız ve aldığımız puan bizimle paylaşıldı.
Mekiğin ardından koşu komisyonuna yönlendirildik. Koşu komisyonunda 400 metre koşusunun nasıl yapılması gerektiği ile ilgili bilgilendirildik. 21 kişilik grubumuz 2 takım halinde koşturuldu. Birinci takımın başlangıcından yaklaşık 1 buçuk dakika sonra ikinci takım koşuya başladı. Biz ve diğer grupların rastgele noktalarda koşuya başlatıldı ancak genel olarak virajın başladığı nokta kullanıldı. Koşunun sonunda sıralamalarımıza göre derecelerimiz bizimle paylaşıldı.
Koşudan sonra kumanyaları aldığımız bölüme gittik. Açık alanda birbirinden uzak plastik sandalyelerde otururken kumanyalarımız geldi. Kumanyada ekmek arası kaşar ve ketçap mayonez, kek, muz, meyve suyu, su vardı.
Yemekten sonra harbiyeden dışarıya yönlendirildik.
submitted by Tayyib_Baba to MilliSavunmaUni [link] [comments]


2020.07.30 18:24 Plaud03 D&D’ de karakter yazmak

Sanıldığının aksine D&D’de karakter yazmak o kadarda kolay bir işlem değil. Çoğunlukla yazılan karakterler birbirine benzer, özgünlükten yoksun ve tutarsız karakter olamayacak “şeyler” olarak tabir edebileceğimiz durumda oluyor. Hayal gücünün ana kaynağı olması gereken, oyunda eğlencemizi hem kendi adımıza hem de grup arkadaşlarımız adına arttıracak olan karakterler yerine “meta” yapılarak oluşturmuş (power gaming diye tabir ettiğimiz) veya hiç düşünülmeden yazılmış grubu ve DM’i sıkıntıya sokan bir şekilde yazılıyorlar. Bunun en büyük nedenlerinden biriside insanların karakter yazmakla alakalı bir bilgilerinin hatta neredeyse fikirlerinin olmaması. Öncelikle şu kesinlikle unutulmamalı D&D bir video game RPG değil statlarınız her şey değil önemliler evet ama ana konu rol yapmak yani RP. Bunun bu kadar problemli olduğunu gördüğüm ve bildiğim için özellikle yeni oyunculara karakter yazmanın ve karakterin ne olduğunu açıklamanın çok büyük bir öneme sahip olduğunu daha da vurgulamaya çalışıyorum. Yeni olmayan daha önceden birçok oyuna katılmış ama bu konuda böyle bir yoruma denk gelmemiş ve ne dm’lerden ne de oyunculardan böyle bir beklenti içerisinde bir karakter yazmak zorunda kalmamış insanlara da bunun aslında böyle işlediğini anlatmak istiyorum. Yazımın özetle amacı bu. Yazım toplam 9 ve 1 bonus madde de düzgün ve güzel bir karakter yazmak için nelerin gerekli olduğunu veya nelerin yapılmaması gerektiğini açıklamalarıyla birlikte anlatacaktır şimdiden iyi okumalar.

Karakterin Geçmişi:

Karakterinizin geçmişi karakteriniz açısından en önemli şeydir. Çünkü karakterinizin gelecekte yapacaklarını şuanda yaptıklarını bunların hepsini etkileyecek şey karakterinizin geçmişidir (2. Ve 3. Madde de bu maddeye dayalı detaylı ve önemli noktalar bulunmaktadır). Karakterinizin geçmişini yazarken şunları aklınızdan sakın çıkarmayın bu karakteri bir grup oyunu için yazıyorsunuz haliyle gruba uygun olması gerekmekte. Lone wolf diye tabir ettiğimiz kendi başına takılan gruba pek yanaşmayan bir karakter yazarsanız oyunda hem DM’e hem de oyuncu arkadaşlara sıkıntı çıkarmış olursunuz o yüzden karakterinizin motivasyonlarını bunlara göre belirlemek çok önemli sonuçta beraber uzun ya da kısa bir macera yaşayacaksınız. Karakterinizin geçmişini yazarken baz almanız gereken en önemli şey istekleriniz fikirleriniz konseptiniz hayal gücünüz. Fakat bu karakterin yazdığınız oyuna uymasına da dikkat etmeniz hem sizin açınızdan hem de DM’iniz açısından çok daha iyi olacaktır. Buna en iyi örnek de şöyle açıklanabilir:
Diyelim ki oynayacağınız oyun bir bulmaca entrika ve gizem oyunu. Ama siz karakter olarak çok güçlü bir ork barbar karakter yazdınız haliyle karakteriniz oyundaki keşif ve bulmacaları çözmekte zorlanacaktır. Çünkü statları bunların üzerine olmayacaktır ve RP’nizi daraltıp sizi oyundan düşürecektir ve DM’iniz de bu konuda pek fazla bir şey yapamayacaktır. Ama onun yerine bir daha aklını kullanan bir büyücü yazmak sizin lehinize olacaktır. Önemli nokta! karakter yazarken oyun oynayacağınız dm ile karakterinizi konuşmaktan kaçınmayın aksine ona bolca danışın.

Karakterinizin Yaşadıklarının Ona etkileri:

Karakterinizin geçmişi onu etkileyen şeylerdir bunu birinci maddede hali hazırda söylemiştik. Şimdi o yazdıklarınızı RP’nize taşıma vakti. Bunu karakteri yazarken düşünmeniz RP’nizi güçlendirecek ve karakterinizi oldukça derin bir karakter olma yoluna doğru ilerletecektir. Bu en iyi örneklerle şu şekilde açıklanır. Karakteriniz geçmişte karanlıkta tecavüze uğradıysa günümüzde hala karanlıktan korkması onu çok daha gerçekçi yapacaktır veya cücelerle alakalı bir markette anlaşmazlık yaşaması onu cücelerden nefret edecek ırkçı biri yapabilir ve her cüce gördüğünde surat asıp ters tavırlar alması oldukça doğal olacaktır. Karakteriniz kendisine gülümseyip açken ona elma veren bir rahibeye birçok şeyini borçlu olduğunu düşünüp bugün çocuklara elma dağıtıp o günleri yâd ederek mutlu olabilir. Bunlar oyun zevkinizi eğlencenizi oldukça arttıracak etmenlerdir ve bunların size birer dezavantaj olacakmış gibi düşünmeyin (3. Madde de değineceğimiz “MÜKEMMEL, EPİK KARAKTER”) gerçekçi ve tutarlı bir karakter de ufak tefek kusurlar elbette ki bulunmalıdır buna en büyük örnek ise kendimizizdir.

Epik Karakter sorunsalı:

Karakterle alakalı diğer maddelere geçmeden önce en fazla yaşanan karakter problemini sizlerle paylaşmak istiyorum “EPİK KARAKTER”. Hey merhaba ben Galindan bugüne kadar 4 ejderhayla yüzleştim büyük elf savaşında en ön saflarda kapıştım halkım tarafından kahraman ilan edildim bir kolumu kaybettim ama yüce bir büyücü beni iyileştirdi krallıklar adımı haykırdı insanlar beni görünce içlerine su serpildi. Ama şey ben 1 levelim…
Açıkçası bu en sık karşılaşılan karakter yazma problemi olabilir. İnsanlar yüce karakterlerin oynamasının çok muhteşem olduklarını sanıyorlar ama öyle değil bunu böyle sanmalarının en büyük nedeni ise üzerine düşünmemeleri. Bu kadar çok şey yapmış bir karakter neden basit bir avuç insanla boş maceraya çıksın ki? Çıkmaz gerçekçi değil hem de hiç. Hem her şeyde bu kadar güçlüyse bu karakterin en ufak orkta ölebilme ihtimali işleri daha da kızıştırıp boş bir yere sürüklüyor. Karakterinizin güçsüz olmasından korkmayın hatta buna birazda sevinin çünkü bu size ve karakterinize daha fazla oynama olanağı sunuyor.

Karakterinizi Özel Kılan Şeyler:

Karakterinize ufak detaylar ekleyerek onu çok özel bir konuma getirmeniz bir karakter açısından en önemli noktalardan birisi. Geçmişte yaşadığı bugün hala izlerini taşıdığı önemli 2 3 detayının olması onu çok eğlenceli ve derin bir yapıya sokmakta epey bir şey ifade etmekte. Bunu da basit bir örnekle açıklamak gerekirse karakteriniz çok sevdiği abisini kaybetti diyelim. Bu yüzden de her hafta bir gün kılıcını toprağa saplayıp birkaç saatini o kılıç önünde tanrısına dualar etmekle geçiriyor. Çok basit gözükse de bu ufacık detay düzgün ve tutarlı bir karakter olması yolunda çok büyük bir yol kat etmesini sağlayacaktır.

Karakterin İç Dünyası Düşünceleri Ve Psikolojik durumu:

Karakterinizin herhangi bir olaya karşı nasıl tepki vereceğini en çok etkileyecek şeylerden biride onun düşünceleri ve psikolojik durumu olacaktır. Warlocklara pekte güvenmeyen bir rahip ona savaş açmayı tercih edebilir veya yaşayan bir ölü görmüş bir druid bunun doğa yasalarına karşı olduğunu düşünüp onun dünya üzerinden silinip yok olması için bir savaşa girmesini tetikleyebilir. Burada etkili olacak temel 3 şey var Irkınız Sınıfınız ve en önemlisi elbette ki nasıl bir karakter yarattığınız. Karakterinizin akli dengesi nerede nasıl hareket ettiğine en çok etki eden diğer bir etmen olacaktır. Eğer düzgün düşünemeyen sorunlu bir karakterse çılgınlıkları onun yapacaklarını belirleyebilir ama bunun dışında motivasyonları, yaşantısı, kültürü ve öğretileri karar almasındaki ana kaynak olacaktır.

Karakterin Amacı:

Her karakterin ana bir amacının olması o karakteri bir serüvene itmek ve yeni maceralarda bir şeyler yapmak konusunda tetikleyecek en önemli etmen sayılabilir. Karakteriniz bütün dünyadaki şeytanları temizlemek isteyen bir rahipse bir tavernaya gidip kendine bu amacında yardımcı olacak ve bu amaca yaklaştırabilecek yoldaşlar bulması çok olasıdır. Karakterinizin amacını belirlerken iyice düşünmek gerekmektedir çünkü bu karakter yapacağı birçok şeyi bu amacın çıkarlarına yakın şekilde yapması o karakteri tutarlı ve düzgün bir karakter yapar.

Karaktere birden fazla boyut:

Bir karakterin birden fazla boyutunun olmaması o karakteri çok düz bir şekilde oynamanıza ve meta yaparak bir gruba veya fikre bağlı kalmanıza sebep olup sizi oldukça kısıtlar. Karakterinizde boyut olmasından kasıt karakterinizin o anki duygu durumlarının, geçmişte yaşadığı duygu durumlarının, aldığı kararların ve sonuçlarının kararı etkileyebilmesi .Yapacağınız veya karar alacağınız şeylerle ilgili karakterinizde birden fazla boyut olması size oldukça iyi bir deneyim katıp eğlendirecek ve rahatlatacaktır.

Aşırı uzun ve karmaşık karakter geçmişleri:

Genellikle konu hakkında inanılmaz heyecana kapılan oyuncuların yaptıkları bir hatadır. Karakterinizin geçmişine 6 tane lonca 3 farklı kral 4 büyük üstat 10 farklı dost 6 farklı twist garip gurup yüzlerce olay ve yaratık eklerseniz bu DM’inizin kafasını oldukça karıştıracak ve nereden hikayenizi tutup size yaklaşabileceğiyle alakalı fikirlerini darmaduman edecektir. Sadelik ve basitlik kötü şeyler değildir aksine oldukça sade bir karakteri 30 sayfa da anlatabilirsiniz kaçınmayın ve basit karakterler yazın. Yazdıktan sonra da nedenini büyük oranda daha iyi anlayacaksınız.

Karakterin dış görünüşü ve fiziksel özellikleri:

Karakterinizi oyun içinde diğer oyuncuların hayal edebilmesi için onu en az bir kez oturup bir yere yazıp üzerine nasıl olacağını düşünmeniz önemli bir noktadır. Aynı zamanda karakterinizin geçmişte yaşadıklarının etkilerini fiziksel olarak da gösterme imkanını sağlayacaktır. Bu kısımda size statlarınız oldukça yardımcı olabilir 6 str’si olan bir karakterin kollarını cılız yapabilir ve bunu oyun içine dahil ederek karakterinizi daha da detaylandırabilirsiniz.

Karakterin yazım esnasında yapılabilecekler (bonus madde):

Karakterinizi yazarken müzik dinlemek karakterinizin duygusal durumuyla alakalı müzikler bulup onları karakterinizle eşleştirmek Pinterest gibi yerlerde bulabileceğiniz görseller ile oturup karakterinizi yazmak size oldukça yardımcı olacaktır. Karakterin rolüne psikolojisine daha iyi girip eğlencenizi oldukça arttırabilir.
Bunlar tutarlı düzgün bir karakter yazılması için önemli noktalardır hepsi zorunlu ve kesin şeyler değillerdir ama düzgün ve kaliteli bir karakter yazmak istiyorsanız başvurmanız gerekmektedir.
Yazımı okuyup vakit ayırdığınız için teşekkürler. Şimdiden herkese iyi oyunlar bol eğlenceli saatler diliyorum.
submitted by Plaud03 to DnDTurkiye [link] [comments]


2020.07.05 17:10 oguzkra1 Recep Tayyip Erdoğan'ı neden seviyorum sıralı liste

İlk gençlik yıllarında sosyal hayat ve siyasetle iç içe bir yaşam sürdüren Erdoğan, acaba o zamanlar, bir gün REİS diye anılacağını, böyle sevileceğini hayal edebiliyor muydu?
İnsan ne çok hayal kurup vazgeçiyor. İşte vazgeçmeden, bir şeye tutkuya bağlanmak böyle bir şeydi. Sonunda hep gülüş, hep başarı getiriyordu. Bir gün koskoca bir ülkenin sorumluluğunu almak, koskoca bir tarihin yükünü sırtlanmak büyük, çok büyük bir hayaldi elbet. Gençliğinde durup birine anlatmaya kalksan insanların sana gülmeden edemeyeceği kadar büyük.
Demek ki bazen sessiz hayaller kurmak gerekiyordu. İşte bu biyografi, Erdoğan’ın çocukluktan bu yana kaybettiklerinin; ama en çok kazandıklarının ve elbette kazandırdıklarının hikayesiydi. Çünkü O, sessiz hayaller kurup, sağlam adımlar atmayı bilmişti…
Bugün 26 Şubat! Erdoğan'ın doğum günü. Cumhurbaşkanımız 65 yaşında. Kutlu olsun!
📷

Çocukluğu

Recep Tayyip, 26 Şubat 1954’te İstanbul’un Beyoğlu ilçesi Kasımpaşa semtinde Tenzile Hanım ve Ahmet Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde, ailesi ona “Recep Tayyip Erdoğan” adını verdi. Recep adını doğduğu gün Hicrî takvime göre Recep ayına denk geldiğinden, Tayyip’i ise, dedesinin adı olduğundan tercih etmişlerdi.
Babası Ahmet Bey, “Bakatalı Tayyip” olarak anılan Tayyip Efendi’nin oğluydu.
Tenzile Hanım, Ahmet Bey’in ikinci evliliğiydi. İlk evliliğini Güneysu’dayken Havuli Hanım ile yapmıştı. Bu evlilikten Mehmet ve Hasan adını verdikleri iki çocukları olmuştu. Ahmet Bey İstanbul’da Şirket-i Hayriye’ye kıyı kaptanı olarak girdi. Hanuli Hanım ile evlilikleri sona ermişti. Burada Tenzile Hanım ile tanıştılar. Ve Ahmet Bey 2. evliliğini Tenzile Hanım ile yaptı. Bu evlilikten Recep Tayyip, Mustafa ve Vesile dünyaya geldi.
Recep Tayyip, sakin ve yeri gelip yokluğu hissettiği bir çocukluk geçirdi. “Reis Kaptan” lakabıyla anılan babası Ahmet Bey’in çocukluğundan gençliğinde karakteri üzerindeki etkisi yadsınamazdı. En çok tatil günlerinde babasının kendisini motorla, Galata ve Tophane’de gezdirdiği zamanları seviyordu. Babasını en iyi bu gezilerde gözlemliyor, sert mizacının altındaki sevilesi adamı fark ediyordu.
Çok asabiydi gerçekten Ahmet Bey. Ve tabii bu asabiyetinin yanında çok da disiplinliydi. İşte Recep Tayyip'i babasına benzeten de bu yanıydı. Özünde asabi yanından korksa da, bu korku o tatlı baba korkularındandı.
📷

Yamalı ayakkabılarla okul yolu

Recep Tayyip, okul hayatına Kasımpaşa’da başladı. Piyale Paşa İlköğretim Okulu’na kaydolmuştu. Okul evlerine yakın değildi. Annesi, onları her gün okula götüremiyordu. Yaz kış demeden, yarım saatlik yolu yamalı ayakkabılarla gidip geliyorlardı.
Durumları pek iyi değildi işte. Her çocuk karınca kararınca bir işin ucundan tutup eve para getirmeye bakardı. Recep Tayyip de annesinin içini suyla doldurduğu bakraçlara buz koyar, mahallelerindeki futbol sahasında soğuk su ve simit satardı. Yatılı okul zamanları geldiğinde de, babasından aldığı harçlıklar kitap masrafına yetmediğinde kartpostal satacaktı… Yazları ise, Rize’ye giderler; çay ve fındık toplarlardı.
Küçük şeylerle mutlu olmayı öğrenmiş koca yürekli çocuklardı onlar. Sokakta oyun oynayacak, kendi oyunlarını kuracak kadar da şanslılardı. İlkokulda teneffüs saatini iple çekerler, kağıtları buruştura buruştura bir araya getirip top yaparlardı. E haliyle birkaç oyundan sonra güzelim ayakkabılar delik deşik, yamaya gönderilir; okul yolunda yamalı ayaklarla bir kısır döngü başlardı.
📷

Hayatının dönüm noktası

Recep Tayyip, 5. Sınıfta hayatının dönüm noktasını yaşadı. O gün, İmam Hatip, onların da hayatına girdi. Okul müdürü, “namaz” konusunu işliyordu. Derste “Kim namaz kılacak?” diye sorduğunda Recep Tayyip parmağını kaldırdı. İhsan Hoca, öğrencisinin namazını izledi. Çok geçmeden babası Reis Bey’i okula davet etti. Ona: “Biz Tayyip’i İmam Hatip okuluna gönderelim” diye fikrini bir çırpıda belirtiverdi. Recep’in kaderi işte o gün değişti belki de. Babası, biraz duraksadı ve “Nasıl takdir ederseniz” dedi. Recep, Piyale Paşa İlkokulu’ndan 1965’te mezun oldu.
Bu nasıl düşündüğüne, nereden baktığına göre değişen bir kader noktasıydı. Çünkü Recep Tayyip, o dönemde imam hatip mezunu olmanın, ülke içinde üniversite kapılarının kapalı olduğu anlamına geldiğini bilmiyordu henüz. Yatılı okuduğu Fatih’teki İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden 1973’te mezun oldu. Kendi deyimiyle bir mücadelenin içinde olduğu zamanlardı. Üniversite konusunda yaşadığı kısıtlamalar sebebiyle liseyi bitirmek için dışarıdan bitirme sınavlarına girdi ve fark olarak gösterilen dersleri verdi. Mücadeleden sağ çıkıp geleceğe yüzünü dönebildi ve Ekim 1973’te Eyüp Lisesi’nden mezun olup ikinci bir lise diploması aldı. Aynı yıl İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ne bağlı Aksaray İktisadi ve Ticari Yüksekokulu’na girdi.
1977-1978 döneminde Akademi bünyesindeki yüksekokullar İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Ticari Bilimler Fakültesi adı altında birleştirildi. Recep Tayyip de, Şubat 1981’de mezun oldu. Kurum Temmuz 1982’de kurulan Marmara Üniversitesi’ne bağlandı. Diplomasında adı geçen kurum ise, Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi oldu.
Yıllar sonra dönüp bu günlere baktığındaysa en çok sosyal birisi oluşunu takdir edecek ve “İyi ki yapmışım” diyecekti. Çocukluğundan beridir asla asosyal biri olmamıştı. Siyaseti takip etmeye erkenden başlamıştı. Özellikle ortaöğretim boyunca yaşadığı süreç, geleceğini şekillendiren ilk zamanlardı; en değerli safir taşlarından örülmüş zamanlar…
Öyle ki yıllar sonra bir röportajı sırasında şunu diyecekti: “O dönemler olmamış olsaydı, bunlar olmazdı. O sosyal yaşam beni daha sonra siyasete taşıdı. Siyasette de ondan sonrası devam etti".
📷

Futbol merakı

Arkadaşları arasında en çok o severdi top oynamayı. Teneffüs arasında yapılacak 10 dakikalık maçın lezzetini dahi tam tadabilmek için o kağıttan topları kendisi yapardı çocukken; topa ilk ayak vuran o olurdu…
Kağıt topların peşinden koşarken, bayramlarda seyranlarda biriktirdiği harçlıklardan bir top almanın sevincinde, mahallede top koşturdu. Sonra mahalle takımı derken, ilk transferini amatör kümede yaşadı. Bu transferin ücreti 500 liraydı. Recep Tayyip, bir yandan seviniyor, belki bir yandan da futbol sahasında ne kadar su, simit satsa bu parayı kazanırdı, onu hesap etmeye çalışıyordu.
Onun futboldan asıl kazancı para değildi aslında. Terimlerin anlamını zamanla kavrayacak olsa da, kolektif düşünmeyi ve dayanışmayı öğrenmişti. Üstelik sözlük anlamlarının karşılığı olması yanında, bunu gerçekten hissederek öğrenmişti.
Temmuz 1974’te İETT’de geçici işçi statüsüyle işe başladığında da kurumun futbol takımında top koşturmaya devam etti. 18 Haziran 1981’de görevinden istifa etti. Buradan sonra bir süre de amatör takımlardan biri olan Kasımpaşa Erokspor’da oynadı.
📷
(Solda Emine Erdoğan, sağda Tenzile Erdoğan ve kucağında da ilk oğul Ahmet Burak - Asker ziyareti sırasında)

Siyasi kariyerine başlarken

Recep Tayyip, siyasi kariyerine oldukça erken başlamıştı. İlk adımı lise yıllarında “Milli Türk Talebe Birliği”ne girerek attı. 1975’te, üniversitedeyken daha resmi bir adım daha attı ve Milli Selamet Partisi’nin Gençlik Kolu Başkanlığı’na; 1976’da ise, İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanlığı’na seçildi. Bu görevi, MSP, 12 Eylül Darbesi sonrasında kapatılana kadar devam etti.
1982’de askerlik görevi için siyasete ara verdi. Acemi birliğinde geçen 4 aylık süreçte Tuzla Yedek Subay Piyade Okulu’ndaydı. Usta birliği döneminde ise, İstanbul Kağıthane’deki 3. Kolordu 6. Piyade Tümeni 77. Piyade Alayı Karagâh Servis Bölüğü’nde kantinlerin idaresinden sorumluydu. Bu görev sırasında su, simit sattığı zamanlar ne sıklıkla düşüyordu acaba hatırına…
Siyaset, damarlarında akan kandan farksızdı artık, kendini oraya ait hissediyordu. Askerliği biter bitmez kaldığı yerden devam etti; daha da ilerleyecekti. Dönüşü 19 Haziran 1983’te kurulan Refah Partisi’ne katılarak yaptı. 1984’te de Beyoğlu İlçe Başkanı oldu. 1985’te düzenlenen kongrede, “Merkez Karar ve Yürütme Kurulu Üyesi” seçildi ve aynı yıl partinin İstanbul İl Başkanlığı’na getirildi.
20 Ekim 1991’de yapılan genel seçimlerde Refah Partisi, Milliyetçi Çalışma Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile ittifak yaptı. Erdoğan da, Refah Partisi’nin İstanbul 6. Bölge 1. sıradan adayı olarak seçimlere katıldı. Refah, İstanbul’dan yüzde 16,73 oy aldı.
Erdoğan, 19. Dönem Milletvekili olarak TBMM’ye girmişti. İlk kez gerçekleşen bir uygulama vardı. Seçmenler, parti milletvekillerini sıralamaya bakmadan tercih edebiliyordu. Bu tercihli oy sisteminde seçmenler, tercihini ikinci sıradaki aday Mustafa Baş’tan yana kullandı. Erdoğan için sandıktan çıkan oy 9 binken, Baş için 13 bindi. Sonuçlar açıklandıktan birkaç gün sonra da Erdoğan’ın milletvekilliği Mustafa Baş’a geçti.
📷

Erdoğan evlendi

Erdoğan, 4 Temmuz 1978’te bir konferans verdi. Emine Gülbaran ile de işte bu konferans sırasında tanıştı. Bu adam, bir gün ülkede Başkan olacaktı. Emine Hanım, o gün ileride Türkiye’nin “First Lady”si olacağından habersiz, Erdoğan’ın ışığına kapıldı.
Karşılıklı yansıyan bu ışık, onlara bir evlilik ve 4 evlat getirdi. Kızlarına Esra ve Sümeyye; oğullarına ise, Ahmet Burak ve Necmeddin Bilal adlarını verdiler.
📷

Erdoğan tutuklandı

Erdoğan, 28 Aralık 1986’da yapılan Milletvekili ara seçimlerinde Refah Partisi İstanbul adayı olarak gösterildi; ancak seçilemedi. 26 Mart 1989’da ise, Beyoğlu Belediye Başkanı adayıydı. Yüzde 22,83 oranında oy alsa da yeterli olmadı. Sosyal Demokrat Halkçı Parti adayı Hüseyin Aslan’ın oy oranı, yüzde 29,29’du.
Erdoğan, sonuç birleştirme tutanaklarında usulsüzlük olduğu gerekçesiyle sonuçlara itiraz etti. Ancak İlçe Seçim Kurulu Başkanı 2. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi Nazmi Özcan da kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle Erdoğan’ı mahkemeye verdi; 18 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacaktı.
Dava, Beyoğlu 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü; ama Erdoğan duruşmaya katılmadı. Hal böyle olunca mahkeme, hakkında gıyabi tutuklama kararı verdi. Erdoğan, bir ay sonra 27 Nisan günü tutuklandı. Bir hafta Bayrampaşa Cezaevi’nde kaldıktan sonra kefaletle serbest kaldı.
Mahkeme ise, kendisine hakime hakaret suçundan 6 ay hapis ve 20 bin lira para cezası vermişti. Ancak TCK’nin 72. Maddesi uyarınca hapis cezası tecil edildi ve para cezasına çevrildi.
📷

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan

Refah Partisi, 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığı için Recep Tayyip Erdoğan, Ali Coşkun, Temel Karamollaoğlu, Veysel Eroğlu ve Nevzat Yalçıntaş için kamuoyu araştırması yaptırıyordu.
15 Ocak 1994’te partinin başkanı Necmettin Erbakan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday ismin Erdoğan olacağını açıkladı. Seçim sonuçları Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı olduğunu gösteriyordu.
Erdoğan, Başkanlık döneminde, 4 milyar dolarlık bir yatırıma imza attı; trafik ve ulaşım sorununa karşı 50’den fazla köprü ve çevre yolu inşa edildi.
📷

Erdoğan’ın hapse girme süreci

Tarih 6 Aralık 1997’yi gösteriyordu. Erdoğan, Siirt’te düzenlenen bir açık hava toplantısında yaptığı konuşma sırasında Ziya Gökalp’in, 1912’de, Balkan Savaşı’ndaki Türk askerleri için yazdığı “Asker Duası” şiirinden bir dörtlük okudu. Bu dörtlük şöyleydi;
“Minareler süngü, kubbeler miğfer
Camiler kışlamız, müminler asker
Bu ilahi ordu dinimi bekler
Allah-u Ekber, Allah-u Ekber”.
Erdoğan, okuduğu bu dörtlüğün, bu haliyle Ziya Gökalp’e ait olduğunu dile getirmiş ve şu açıklamada bulunmuştu: “Konuşmamın bütünü incelendiğinde milli birlik ve beraberlik mesajı verildiği görülür”.
Erdoğan’ın konuşmasıyla ilgili bir inceleme başlatıldı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Erdoğan’ın yaptığı konuşmanın görüntülerini inceledi. Görüşlerini, Refah Partisi’nin kapatılması istemiyle açılan davanın görüşüldüğü Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na iletti.
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı, Erdoğan hakkında yürütülen “Türk Ceza Kanunu’nun 312/2 maddesi uyarınca “Halkı din ve ırk farkı gözeterek, kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” suçlamasıyla hazırladığı iddianameyi, 12 Şubat 1998’de tamamladı.
Erdoğan, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanmaya 31 Mart’ta başlandı. Dava 21 Nisan’da, Erdoğan’ın hakkında iddia edilen suçu işlediği yönünde sonuçlandı. Erdoğan, 1 yıl hapis ve 860 bin TL ağır para cezasına çarptırıldı. Ancak duruşmadaki hali göz önünde bulundurularak cezası 10 ay hapis ve 176 bin 666 lira para cezasına çevrildi.
Erdoğan, 3 Haziran’da açıklanan gerekçeli karara göre, “Siirt’te yaptığı konuşma, dindar ve dindar olmayan kesimler arasındaki gerginliği canlı tutmaya çalışıyordu”. Erdoğan, “Bunları inanç birliği maksadıyla söyledim; benim referansım İslam’dır” açıklaması yapsa da, inandırıcı bulunmadı. Kararda yer alan “cezanın ertelenmesine yer olmadığı” ibaresine karşı olarak oy çokluğu için Yargıtay’a başvurma hakkını kullandı. Mahkemenin verdiği kararı, 23 Eylül’de, Yargıtay 8. Ceza Dairesi, bire karşı dört oyla onaylandı. Bu kararın ardından Erdoğan’a siyasi yasak getirildi; artık bir partiyle veya bağımsız olarak seçimlere katılamayacaktı. O döneme ait Hürriyet Gazetesinin attığı şu manşet Türk medya tarihinin akıllara kazınan ifadelerinden biri olacaktı: "Tayyip'e şok ceza - Muhtar bile olamaz".
📷
Ceza infaz yasası gereği hapis cezası 4 ay 10 güne indirildi. Çeşitli ertelemelerden geçen cezanın ardından, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini bıraktı. 26 Mart 1999’da cezasını çekmek üzere Kırklareli, Pınarhisar’daki Pınarhisar Cezaevi’ne girdi. 24 Temmuz 1999’da ise, tahliye edildi.
📷

Yasaklı döneminde Erdoğan

Anayasa Mahkemesi’nin, Fazilet Partisi’nin daimi olarak kapatmasının üzerinden çok zaman geçmemişti ki, bağımsız kalan milletvekilleri, yeni parti kurma çalışmalarını başlattı. Kendilerini “gelenekçiler” ve “yenilikçiler” olarak adlandırdıkları iki koldan yürüttüler bu süreci.
“Milli Görüşçü” olarak adlandırılan taraf, 20 Temmuz 2001’de, Recai Kutan’ın başkanlığında Saadet Partisi’ni; “değişimci” taraf ise, 14 Ağustos 2001’de, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdu. Erdoğan, aynı zamanda partinin genel başkanlığına da seçildi.
“Biz milli görüş gömleğini çıkardık” demişti Erdoğan ve kullanılan bu ibare, muhafazakarların büyük tepkisini çekmişti. Bir yandan da sistemli bir çalışma içindeydiler. Yakında seçim vardı ve hazırlıklıydılar. 3 Kasım 2002’de düzenlenen seçimlerde Ak Parti yüzde 34,29 oy oranı ile birinci parti oldu.
Parti bu başarıları gösterirken, Erdoğan, siyasi bakımdan yasaklı olduğundan seçimlere katılamadı; milletvekili olamamıştı. 58. Hükümet, Abdullah Gül başkanlığında kuruldu.
Erdoğan, damarlarında akan kanda dahi siyasetin varlığını hissediyor olmalıydı. Duyduğu üzüntüyü içinde tutup, tekrar siyasi haklarına ulaşmanın yollarını arıyordu.
Siyasi yasağının kaldırılması için TBMM’ye yasa teklifi sunuldu. Aslında bu yasa değişikliği oy çokluğu ile kabul edilmişti, ancak dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, tasarının, “özenle, somut ve kişisel” olduğu gerekçesiyle veto etti. Bir süre aradan sonra, yasa değiştirilmeden tekrar oylamaya sunuldu; meclis tekrar oy çoğunluğu ile kabul etti. Bu kez, Ahmet Necdet Sezer de onayladı. Erdoğan’ın milletvekili olmaması için artık hiçbir engel yoktu ve sağlam adımlarla ilerleyeceği yolunda daha elde edeceği çok başarı vardı. Bu henüz başlangıçtı.
Aynı dönemde, seçimlerde Siirt Milletvekili seçilen Fadıl Akgündüz’ün milletvekilliğinin düşürülmesi, Erdoğan’a ani ve yeni bir kapı açtı. Siirt’teki seçimlerin tekrar yapılmasına karar verildi. AKP’nin ilk sıradaki adayı Mervan Gül adaylıktan çekildi ve Erdoğan, partinin birinci adayı olarak aldığı yüzde 85 oy oranı ile Siirt seçimlerini kazandı.
📷

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan

Erdoğan, artık milletvekiliydi. Tüm gençliği boyunca hayalini kurduğu birçok şey için zorlu yollardan geçmiş olsa da, ilk önemli adımı atmıştı.
Sonrası Erdoğan için fazla hızlı ve başarı doluydu. Abdullah Gül, Erdoğan’ın milletvekili seçilmesinin ardından, Cumhurbaşkanı Sezer’e, istifasını sundu. İstifası onaylanan Gül’ün ardından, Cumhurbaşkanlığından aldığı görevle, Erdoğan, genel seçimlerden yaklaşık 3 ay sonra, 59. Hükümeti kurdu.
Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yaşayan, kendisini destekleyen ya da desteklemeyen her bireyin sorumluluğunu taşıyordu ve belli ki bu sorumluluğu daha uzun yıllar taşıyacaktı. Ak Parti, 22 Temmuz 2007’de yapılan 23. Dönem Milletvekili Seçimlerinde, aldığı yüzde 46,6 oy oranı ile milletvekili sayısını 341’e çıkardı. Bu aynı zamanda Erdoğan’ın ikinci kez başkanlık koltuğunu hak ettiği anlamına da geliyordu. Aynı durum çoğalarak üçüncü kez de tekrarlanacaktı.
12 Haziran 2011’de gerçekleştirilen 24. Dönem Milletvekili Seçimlerinde, Adalet ve Kalkınma Partisi, aldığı yüzde 49,83 oy oranı ve 327 milletvekili ile Erdoğan’a üçüncü kez hükümet kurma yetkisini kazandırdı.
📷

Başkanlık sürecinde alt yapı çalışmaları

Özellikle İstanbul’dan yola çıkarak söylenebilir ki, ülkenin en büyük sorunları arasında ilk sıralarda alt yapı ve ulaşım gelmekteydi. Bu sebeple Erdoğan, başkanlığı sürecinde en çok eğilimi bu iki konuya gösterecekti.
2003 yılı sonunda düzenlenen verilere göre ülke genelinde bölünmüş devlet ve il yollarının toplam uzunluğu 4,387 km, otoyollar 1,714 km iken, 2013’e gelindiğinde bu veriler, sırasıyla 20,807 km ve 2,244 km olarak kayıtlara geçecekti. Erdoğan, devletin yönetiminde bulunduğu süre içerisinde, 2014 yılı itibarıyla 471 km’lik bölünmüş devlet ve il yolu inşası gerçekleştirecekti.
Örnekleyecek olursak, 1993’te yapımına başlanan Bolu Dağı Tüneli ve 2000’de başlanan Nefise Akçelik Tüneli, 2007’de tamamlandı. 2003-2014 arasında, devlet ve il yollarında 41,2 km uzunluğunda 84 tek tüp tünel, 86,9 km uzunluğunda 46 çift tüp tünel, otoyollarda 1 km uzunluğunda tek tüp tünel ve 21,1 km uzunluğunda 12 çift tüp tünel açıldı. Tüm yollarda ise, toplam 64,3 km uzunluğunda 151 tek tüp ve 135,8 km uzunluğunda 75 çift tüp tünel hizmete sokuldu.
2004’te, Türkiye’nin ilk deniz altı tüneli olan Maramaray’ın inşası başladı. İstanbul Boğazından geçen Marmaray, 2013’te tamamlandı. 2011’de Avrasya Tüneli ve Konak Tüneli’nin temelleri atıldı. Konak Tüneli, 24 Mayıs 2015’te açılırken, Avrasya Tüneli 20 Aralık 2016’da hizmete girdi. Bu iki tünel Türkiye'nin rüya projelerinin ilk ürünleriydi.
İlk hattı 2009’da Ankara-Eskişehir arasında açılan Yüksek Hızlı Tren, daha sonra birçok ile yayıldı.
2013’te İstanbul Boğazı üzerine üçüncü köprü olarak konumlandırılan Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün yapımına başlandı ve 26 Ağustos 2016’da köprü açıldı.
2002’de 25 olarak kaydedilen havalimanı sayısı, Erdoğan sürecindeki çalışmalarla 52’ye ulaştı. İstanbul’daki üçüncü havalimanı inşası ise, 2014’te başladı. Şimdilerde ise İstanbul 3. havalimanın, 29 Ekim 2018'de faaliyete geçmesi bekleniyor.
Erdoğan, Mart 2014 itibarıyla 18’i hidroelektrik santral olmak üzere, 268 baraj inşasına imza attı. Ayrıca, 138 ayrı yerleşim biriminde kentsel dönüşüm ile TOKİ öncülüğünde toplu konutlar yapıldı.
📷

Eğitim süreci

En son 2002’de 11.3 milyar TL olarak kaydedilen eğitime ayrılan bütçe, Erdoğan süreci ile 2014’te, 78.5 milyar TL’ye ulaştı.
Yönetim sürecinde birçok başarılı proje oldu. İlki, 2003’te UNICEF işbirliği ile başlatılan “Haydi Kızlar Okula” kampanyasıydı. Kızların okula gitmesini, eğitim seviyesindeki eşitsizliği noktalamayı amaçlayan bu projenin yürüttüğü kampanya sayesinde, 2002’de yüzde 87 olarak kaydedilen kız çocuğu okullaşma oranı, yüzde 96’lara kadar yükseldi. Bu Cumhuriyet tarihi için rekor bir rakamdı...
Bir ülkenin refah seviyesi kuşkusuz eğitim seviyesi ile paralel seyrediyordu ve eğitimin son durağı üniversitelerdi. 2003’te 70 olarak kaydedilen üniversite sayısı ilk 5 yılda 130’u geçmişti bile. Ülkenin 81 ilinin her birinde en az 1 üniversite oldu.
Sadece okul açmakla bitmiyordu elbet; bir de içinde yürütülen sistem adına bir şeyler yapılmalıydı. 2010’da başlatılan Fatih Projesi kapsamında çeşitli okullarda bazı sınıflara akıllı tahta koyarak işe başlandı. Teknolojinin nimetlerinden faydalanmak gerekiyordu tabii. Çocuklara da tablet bilgisayar dağıtımı başlatıldı.
Sonra 2012-2013 eğitim-öğretim yılından itibaren 4+4+4 eğitim sistemiyle 8 yıllık zorunlu eğitim, 12 yıllık zorunlu kademeli eğitime çevrildi. Başta çok karşı çıkanlar, olmaz diyenler olsa da, çocuk dediğin bir genç ağaç, eğilmeyi bekliyordu. Artısıyla, eksisiyle aslında bu sistem, eğitimin insana zorunluluğunu vurguluyordu. Çünkü ne ilginçtir ki, insan dediğin varlık, zorunlu kılınmayan şeylerin pek heveslisi olmayabiliyordu…
📷

Ekonomik süreç

Ülkede, Ak Parti döneminden önce en son “Kara Çarşamba” olarak da bilinen 2001 Türkiye ekonomik krizi yaşanmıştı. Bu kriz, ülkenin beklenmedik ölçüde ekonomik daralmasıyla sonuçlandı. Dövizdeki yüksek artışa bankacılık sisteminin açmaza girmesi eklenmiş devlet büyük bir mali yükü sırtlanmak zorunda bırakılmıştı.
Bir algı var insanda; zengin hep zengin, fakir hep fakir. Uzun adam, nasıl olmuştu da insanların umudu oluvermişti. Yeni her zaman iyidir mottosunun ürünü müydü bu? 2003’te Erdoğan ülkenin Başbakanı olduğunda, yeninin her zaman iyi olduğunu kanıtlayan o can gelmişti sanki. Belki de karşılıklı güvenin getirisi dört koldan yapacaklarına odaklanan Erdoğan, 2003’ten 2009’a ekonomide büyük bir büyüme sağlamayı başarmıştı. Sayısal verilere göre bakarsak, bu yıllar arasında Türkiye’nin GSMH’si, dünya toplamının yüzde 1,11’inden, yüzde 1,3’sine yükseldi. Bu süreçte, Türkiye edindiği oranla, AB ülkeleri arasında en iyi performansı yakalamıştı. Ayrıca bu süre zarfında, Türkiye’nin Uluslararası Para Fonu’na olan borcu da bitirildi. Ve dahi Türkiye İMF olarak bilinen bu yapıya borç verebilecek ülkelerden biri olmuştu...
Bu başarı, Cumhuriyet’in kurulduğu zamandan bu yana edinilmiş en büyük başarılardan biriydi. Siyasi istikrar sağlandı, ekonomi güçlendi ve dolayısıyla sosyal refah seviyesi yükseldi. Uzun Adam, bu işi başarmıştı. Dönüp çocukluğunda köşede soğuk su satan Recep Tayyip’e teşekkür ediyor muydu acaba?
Çıkışlar kadar inişler de insanlar içindi. Uluslararası krizi takiben 2008’in son çeyreğinde, bir durgunluk başladı. Babalarınızdan sizin kulaklarınıza da yer etmiştir muhakkak; kemerleri sıkma zamanıydı. Durgunluk, 1 yıl sürdü. Türk ekonomisinde ciddi bir küçülmeye sebep olmuştu. İşsizlik oranı, yüzde 10’dan, yüzde 14’e yükseldi. Küresel bir ekonomik krizin etkileri Türkiye'de de kendini hissettirmiş ancak Türkiye güçlü ekonomik yaklaşımdan verilmeyen tavizler sayesinde bu krizi, tabir yerindeyse, ufak sıyrıklarla atlatmıştı. O dönem Erdoğan, bu küresel ekonomik krizin Türkiye'yi teğet geçeceğini söylemiş ve öyle de olmuştu.
Ülkede işler yeniden düzelmeye başlamış; 2010 ve 2011 GSYH, yüzde 9 ve yüzde 8’den daha fazla büyüme göstermişti. Türkiye’yi, Çin’den sonra dünyada en fazla büyüme gösteren ikinci ülke konumuna yükseltti. Bu büyüme, işsizlik oranının da, krizden önceki seviyelere düşmesini sağladı.
2011’de, cari işlemler açığı yüzde 10’luk oranla tarihinin en yüksek noktasına ulaştı; dünya rekoru kırmıştı. Türk Lirasının değeri de, aşırı sermaye girişinden etkilenerek yükseldi. Ak Parti, “Ekonomiyi yeniden dengeleme” başlığı altında bir uyum operasyonuna karar verdi. Bu proje etkisini şu rakamlarla gösterdi: Bütçedeki eğitim payı 2002’de yüzde 10 iken 2011’de yüzde 15’e yükseldi. Sağlık payı da yüzde 2.6’dan, yüzde 5.8’e yükseldi. Bu zaman zarfında GSYH reelde yüzde 50’den fazla yükseldiği için eğitim ve sağlık harcamalarının reel artışı, GSYH içindeki pay artışlarından daha fazla olmuştu.
submitted by oguzkra1 to RecepTayyipErdogan [link] [comments]


2020.07.04 03:13 osmanonurkoc Kürt sorununa dair

CUMHURİYET DÖNEMİ KÜRT RAPORLARI
PKK ile Ankara yönetimi arasındaki diyalog sürecinin başlamasıyla önemli bir dönüm noktasına gelen Kürt Sorunu’nun kökleri, PKK’nın silahlı faaliyete başladığı 1984 yılından çok daha gerilere, Osmanlı İmparatorluğu dönemine kadar gidiyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde devletin en önemli odaklarından birisi olan Kürt Sorunu, Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından ilk kez, bir yıl arayla çıkan Nasturi ve Şeyh Sait İsyanı’yla görünür hale geldi.
1924’te Güneydoğu Anadolu'da Süryanilerin bağımsızlık için başlattığı Nasturi isyanını, 1925’teki Kürt aşiretlerinden yaklaşık beş bin isyancının merkezi yönetime başkaldırışı takip etti. 1925’le 1937 yılı arasında yaklaşık yirmi bölgesel isyan başlatılsa da, hepsi ordu birlikleri tarafından bastırıldı ve hiçbiri, Kürt Sorunu’nun kilometre taşlarından birisi olan ve Tunceli’de resmi rakamlara göre 13 bin kişinin ölümüyle sonuçlanan Dersim İsyanı kadar büyük etki oluşturmadı.
Bugün adı Tunceli olan Dersim’de yedi ay süren isyanın ardından uzun yıllar sessizliğin hakim olduğu bölgede çatışmalar, 1984 yılında faaliyete başlayan PKK’nın Eruh ve Şemdinli Baskını’yla yeniden başgösterdi. Söz konusu kırılma noktalarıyla zaman zaman siyasi çatışma düzeyinde tartışılan Kürt Sorunu, güvenliği ve askerin rolünü esas alan veya sözkonusu etnik gruba yönelik engellerin kaldırılmasını hedefleyen değişik yaklaşımlarla ele alındı.
1925 ile 1961 yılları arasında ve 1980’lerin sonundan günümüze dek sorunun çözümüne yönelik çeşitli raporlar yazıldı. Bunların belli başlıları aşağıdaki gibi sıralanabilir:
Meclis Başkanı Abdülhalik Renda Raporu (1925) Dahiliye Vekili Cemil Uybadın Raporu (1925) Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey Raporu (1926) Vali Ali Cemal Bardakçı Raporu (1926) Umum Müfettişi İbrahim Tali Öngören Raporu (1930) Fevzi Çakmak Raporu (1931) Korgeneral Ömer Halis Bıyıktay Raporu (1931) Dahiliye Vekili Şükrü Kaya Raporu (1931) Umum Müfettişi Abdullah Alpdoğan Raporu, 1936 Başvekil İsmet İnönü Raporu (1935) Umum Müfettiş Abidin Özmen Raporu (1935) İktidar Vekili Celal Bayar Raporu (1936) CHP Azınlıklar Raporu, 1940 Umum Müfettiş Avni Doğan Raporu (1943) Maliye Müfettişi Burhan Ulutan Raporu (1947) 27 Mayıs 1960 Doğu Raporu (1961) DSP Güneydoğu Raporu (1987) SHP Raporu (1990) Recep Tayyip Erdoğan Raporu (1991) MÇP Doğu Ve Güneydoğu Anadolu Raporu (1991) SHP Nevruz Raporu (1992) Adnan Kahveci Raporu (1992) ANAP Raporu (1993) TBMM Göç Araştırma Komisyonu Raporu (1997,98) CHP Demokratikleşme ve İnsan Hakları Raporu (1999) Algan Hacaloğlu Raporu, 2000 DTP Siyasi Tutum Belgesi/ Demokratik Özerklik (2007) Saadet Partisi Raporu (2009) AK Parti Demokratik Açılım Kitapçığı (2010) 
Abdülhalik Renda Raporu, 1925
Dönemin Meclis Başkanı Abdülhalik Renda tarafından 1925 yılında kaleme alınan raporda, Kürtler arasında 'artan milliyetçilikten' duyulan endişe aktarılıyor. 14 Eylül 1925 tarihinde dönemin Başbakanı İsmet İnönü’ye sunulan rapor, Cumhuriyet Dönemi’nin ilk Kürt Sorunu raporu olarak biliniyor.
Bastırılan Şeyh Sait İsyanı’nın ardından doğudaki 10’un üzerinde şehri gezerek paylaştığı izlenimler ışığında Renda, Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgede 'Türkleştirme politikası' izlemenin gerektiğini savunuyor.
Kürtlerin kendi dillerini yaşatıyor olmasını milli aidiyete bir darbe olarak gören Renda, Türkçe konuşmaya 'teşvik' için bölgede Kürtçe konuşanlara işlerinde zorluk çıkarılmasını savunuyor. Dilin anahtar rolüne işaret eden rapor, devletin yaklaşımının temellerini oluşturması sebebiyle büyük önem teşkil ediyor.
Ayrıca bölgedeki gizli silahlanmanın da önüne geçilmesi gerektiğini ifade eden Renda, bölgedeki aşiretlerin de zayıflatılmasını istiyor.
Cemil Uybadın Raporu, 1925
Renda’yla birlikte Şark Islahat Planı’nın temelini oluşturan bir diğer rapor ise, aynı yıl Dahiliye Vekili Cemil Uybadın tarafından kaleme alındı.
Diyarbakır (Ergani), Mardin, Siirt, Şanlıurfa (Siverek), Tunceli (Dersim) valileriyle yaptığı görüşmelerde edindiği bilgileri temel alan Uybadın, Şey Sait isyanının bastırılması sürecinde devletin sert tutumunun asayişi sağladığı, ancak bunun halk nezdinde devlete karşı bir tepki oluşmasına sebep olduğu şeklinde bir sorun tespitinde bulunuyor. Bölgedeki Kürtçü hareketin arkasında dış güçleri gören Uybadın, sorunun sürmesinde İngiltere ve Fransa’nın rolüne işaret ediyor. Kürt hareketinin aşamalı olarak Fırat Nehri'nin doğusuna ve sınır dışına sürülmesi gerektiği görüşünde olan Uybadın, Şeyh Sait İsyanı’nda 60 bin silah toplanmasına rağmen, Dersim’de tedbir alınmadığına değiniyor.
Uybadın’ın raporunda yer verdiği Kürt Sorunu’na yönelik çözüm önerileri arasında, zorunlu iskan politikası da var. Ubaydın, 'Kürt köylerine Türkleri yerleştirmek', 'Hristiyan azınlıkları bölgeden çıkarmak', 'doğudaki nüfusun batıya göçünün özendirilmesi' ve 'sıkıyönetim ilan edilmesi' gibi politikalarla öne çıkıyor.
1925’te yazılan Abdülhalik Renda ve Cemil Ubaydın raporları; Mahmut Esat Bozkurt, Kazım Orbay, Cemil Ubaydın ve Abdülhalik Renda tarafından kaleme alınan 1925 yılı tarihli 'Şark Islahat Planı'nı şekillendirmesi açısından büyük önem taşıyor. Aynı yıl Bakanlar Kurulu tarafından kabul edilerek yürürlüğe giren plan, hemen öncesinde yazılan iki raporun işaret ettiği gibi doğunun demografik yapısının değiştirilmesi, Kürtlerin doğuya yerleştirilmesini öngören iskan politikası, güvenlik odaklı olarak istihbarat ve ulaşım ağının iyileştirilmesi, güvenlik görevlilerinin, hükümet temsilciliklerin ve eğitim kurumlarının artırılması, Kürtçenin yasaklanması ve çocukların ailelerinden alınarak Türkçe eğitimi verilmesini ve Türklük propagandası yapılmasını öngörüyordu.
1921 yılından itibaren çeşitli bölgelerde güvenlikten iskan politiklarına kadar geniş yetkilerle donatılmış Umum Müfettişliklerinin varlığı, Kürt Sorunu’na yönelik bakışın geçerli olduğu dönemin anlaşılması için önemli bir ipucu niteliği taşıyor. Ulus devlet anlayışının ülke sınırındaki her bir bölgeye nüfuz etmesini hedefleyen ve Tek Partili Dönem’in bitimine kadar varlığını sürdüren bu kurumlar, söz konusu Islahat Planı’nın hayata geçmesinde önemli bir role sahipti.
Hamdi Bey Raporu, 1926
1926 yılında Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in raporu, Dersim bölgesindeki 'olası bir krize' ve bunu engelleyecek 'tedbirlere' odaklanıyor.
Dersim Sorunu’nun Osmanlı Dönemi’ne dayandığını söyleyen Hamdi Bey, giderek 'Kürtleştiği' gerekçesiyle umutsuzluğa kapıldığı bölgenin ancak askeri bir harekat ile 'düzene gireceği' görüşünü savunuyor.
Bölgeyi güvenlik odaklı olarak geliştirmeye yönelik, fabrika kurmak, yol yapmak gibi faaliyetleri nafile girişimler olarak gören Hamdi Bey’in raporu da kendisinden önceki raporlar gibi, hükümet politikalarını değiştirmeye yönelik özeleştiri niteliği taşımaktan çok uzak olmak ve durumu yalnızca asayiş sorununa indirgemekle eleştiriliyor.
Cemal Bardakçı Raporu, 1926
Dönemin Elazığ Valisi olan Cemal Bardakçı’yı kendisinden önce rapor kaleme alan isimlerden farklı kılan, Osmanlı İmparatoru Padişahı Yavuz Sultan Selim döneminden bu yana süregelen sorunun, bölgede devlet eliyle gerçekleşen katliamlara bağlaması. Askeri hareket yerine bölgedekilerin hükümetin iyi niyetine inandırılmasının gereğine inanan Bardakçı, çözümün Dersim’deki sosyo ekonomik sorunların bölgedeki işsizliği ve eğitimsizliği gidermek suretiyle refahı arttırmaktan geçtiğine inanıyor.
Dersim’deki temel rahatsızlıkların bölgedeki Sünnilerin Alevilere yönelik baskısı ve ‘Kürt’ diye ötekileştirmesinden geçtiğini ifade eden Bardakçı, bölgede Kürtlerin çoğunlukta olduğu bilgisinin doğru olmadığını savunuyor.
Bardakçı'ya göre, Dersimliler, öldürülmekten ve göçe tabi tutulmaktan korkuyor. Silah bırakmamalarının sebebini de devletin olası bir müdahalesine yönelik korku olarak açıklıyor.
İbrahim Tali Öngören Raporu, 1930
Umum Müfettişi İbrahim Tali Öngören’in, 1930 yılında rapor haline getirdiği anlatımında sertlik yanlısı ve güvenlik odaklı bir perspektifin izleri görülüyor.
Dersim’in izole edilmesi fikrine taraf olan Öngören, Elazığ’da bulundurulacak ordu birliklerinin isyan eden köyleri bombalamak, köylülerin iskan hakkını elinden almak ve bölge halkının mallarına zarar vermek suretiyle durdurulmasından yana.
Dersim’in köy ağalarının etkisi altında olduğunu altını çizen Öngören, bu kişilerin Dersim’den çıkartılıp Batı’ya göçe zorlanmasını da temel çözüm önerileri arasında sunuyor.
Fevzi Çakmak Raporu, 1931
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün ardından ülkenin ilk Başbakanı, Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Çakmak, yazdığı Kürt Sorunu raporunda, Dersim halkını, 'eşkıyalığı alışkanlık haline getirmiş grup' olarak tanımlıyor. "Dersimliler okşanmakla kazanılmaz" sözleriyle sert tedbir yanlılığını ortaya koyan Çakmak, Hamdi Bey ve Öngören’in söylediği gibi, bölgedeki soruna, Dersimlilere yönelik zorunlu iskan politikaları ve askeri baskıyı artıran yöntemlerini çare olarak sunuyor.
Çakmak’ın 'Kürtlüğün eritilmesi gerektiğini' savunduğu bölgeye 'koloni' muamelesi yapılmasını ve burada bir koloni idaresi kurulmasının gereğini savunduğu bölüm raporun en çarpıcı bölümlerinden biri olarak kayıtlara geçti.
Ömer Halis Bıyıktay Raporu, 1931
Mustafa Kemal’in yanında birçok cephede savaş veren Korgeneral Ömer Halis Bıyıktay, aynı dönemde konuya değinen Çakmak’ın aksine Dersimlilerin 'eşkıya' olduğu görüşünü reddediyor. Halkın zor şartlar ve ağalık boyunduruğu altında olduğunu savunan Bıyıktay, Dersim’e yapılacak Türklük ve din esaslı bir harekata karşı çıkıyor. Silah yerine serbestliğin aracılığına inanan Bıyıktay, askerin bölgeyi silahsızlaştırmak için hızlı bir çalışma yapamaması durumunda, asıl silahlı grupların güvenlik güçlerinin bulamayacağı noktalara saklanacağı ve hedefin yerli halk olacağı yönünde görüş belirtiyor.
Dersim’in vilayet olması gerektiğini savunanan Bıyıktay raporunda, bölgeye yetiştirilmiş memurların gönderilmesi, yol ve köprü inşaatlarıyla hem bölgenin gelişmesi hem de yerli halka istihdam sağlanması gibi silah içermeyen çözümlere yöneliyor.
Şükrü Kaya Raporu, 1931
Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, kendisiyle aynı dönem rapor kaleme alan pek çok ismin tersine, Dersim’e yönelik herhangi bir askeri müdahalenin gerekli olmadığını savunuyor.
Aynı zamanda eski İçişleri Bakanı olan isim, 1931 yılında yazdığı raporda, Dersim’deki sorunun devlet eliyle yaratılmış olduğunu ifade ediyor.
Kaya raporunda, pek çok isimden farklı olarak ağaların baskısı altındaki halkın topraklandırılması ve ağalara bağımlılıklarının önüne geçilmesinin gereğini savunuyor.
Yerli memurların yerine idealist görevlilerini bölgeye tayin edilmesinin gereğini savunan Kaya; yol, okul gibi bölgeyi kalkındıracak adımları da destekliyor.
Olası bir askeri harekettan önce, bölgedeki tüm silahların toplanması, aşiret reislerinin batıya göçünün sağlanması ve bölgeye sığınan kaçak mahkumların yakalanması gerektiğini savunan Kaya raporunda, çeşitli safhalardan oluşan ve yıllarca sürmesi öngörülen bir plana yer veriyor.
Abdullah Alpdoğan Raporu, 1936
Dönemin Tunceli Valisi ve Dördüncü Umum Müfettişi Abdullah Alpdoğan, Dersim’e yönelik askeri bir operasyona destek veren isimler arasında yer alıyor.
Alpdoğan’ın 15 gün boyunca süren Umum Müfettişliği toplantısında paylaşılan raporunda Dersim’de "Hükümetin halkı Ermeniler gibi katledeceği gerekçesiyle" isyan tohumları ekildiğine yer veriliyor. Bölgedeki Türk aidiyeti kurulması ve arttırılması gerektiğini savunan Alpdoğan, bölge halkını 'dağ Türkçesi konuşan' ve 'kendisini Kürt zanneden Türkler' olarak tanımlıyor.
Alpdoğan’ın raporu, Dersim’e yönelik sert müdahalenin çıkış noktası ve hareket planı sayılabileceği için büyük önem arz eden bir metin diye tanımlanabilir.
İsmet İnönü Raporu, 1935
Şeyh Sait İsyanı’nın bastırılmasında önemli rol oynayan ve isyanın akabinde sıkı yönetim ilan eden dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün raporunda Dersim’de olanların sorumluluğu devlet politikasıyla ilintilense de çözüm, iskan politikaları ve güvenlik tedbirlerinde aranıyor.
İnönü, bölgedeki sorunun zeminini, hükümetin halka inememesi, bölgedeki toprak ağası baskınlığı ve valilerin politika tutarsızlığı olarak görüyor. İnönü, bu değişkenlerin, Dersimli Kürtlerin soygun gibi suçlar işlediği, 'tekinsiz' bir ortam yarattığı görüşünü savunuyor.
Sorunun çözümünde asker gücünü anahtar olarak gören İnönü, bölgede 'Kürdistan kurulması tehlikesine' vurgu yapıyor. Tam da bu sebepten İnönü de kendisinden önce tespit ve çözüm önerisinde bulunan isimler gibi, bölgeye yönelik askeri operasyonların okullar yoluyla gerçekleştirilecek Türkleştirmeyle desteklenmesi gerektiğini düşünüyor.
Abidin Özmen Raporu, 1935
Umum Müfettişi Abidin Özmen, raporunda "Türk nüfusunun asimile olmasından" ve Ermenistan’daki Markist ve Leninist enstitülerde yapıldığını ifade ettiği Kürtçülükten duyduğu endişeyi dile getiriyor.
Özmen, öncüllerinden farklı olarak 'Kürtçülük' meselesini Suriye, ABD ve Rusya başta olmak üzere pek çok yabancı ülkenin desteğiyle oluşan bir sorun olarak görüyor.
Kürtlerin giderek artması endişesiyle yola çıkan isim, iskan politikaları, Türkçe eğitim, doğu bölgelerine özel öğretmenlerin gönderilmesi gibi önerilerin yanı sıra, daha önce telaffuz edilmemiş iki fikre daha yer veriyor: Türk erkeklerin Kürt kızlarıyla evlendirilmesi ve devşirme usulüyle çocukların ailelerinden alınıp ayrı yetiştirilmesi.
Sorunun çözümünün asimilasyon olduğunu savunan Özmen, raporunun sonunda meselenin zamana bırakılmamasına ve derhal çözümüne vurgu yapıyor.
Celal Bayar Raporu, 1936
Daha sonraları başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak İktisat Vekili Celal Bayar, 1936 yılında yazmış olduğu raporuyla, Kürt Sorunu’na, kısa bir süre önce bölgeyi inceleyen İnönü’den çok farklı bir tutumla yaklaşıyor. Bölgedeki sorunun vatandaşla devletin arasına girmiş olan ağalık sistemi olduğuna işaret eden Bayar, bölgede suç işleyenlere yönelik cezalandırma politikalarının kurunun yanında yaşın da yanmasına sebep olması ihtimaline değiniyor.
Doğu illerindeki otorite boşluğunun Cumhuriyet'in kuruluşunun çok öncesine dayandığını ve bu hassas soruna yönelik herhangi bir müdahalenin büyük hassasiyetle yapılması gerektiğini söylüyor.
Bölgeye deneyimli memurlar gönderilmesi gerektiğini savunan Bayar, bölgedeki ulaşım sorununun çözülmesinin öncelikli olduğunu düşünüyor. Sosyoekonomik yapının da önemine değinen iktisat vekili, köylünün toprak sahibi yapılması gerektiği ve bölgedeki ağalık sisteminin gücünün kırılması gerektiğini söylüyor.
Bayar ayrıca kendisinden önceki hiçbir raporda yer verilmeyen bir öneriyi dile getiriyor: Evlerinde çok vakit geçiren halkın el sanatlarına yönlendirilmesi. Ayrıca, henüz sanayileşmeye elverişli koşulların oluşmadığı bölgede, hayvancılık ve tarımın geliştirilmesi gerektiğine değiniyor.
CHP Azınlıklar Raporu, 1940
Yazarı ve yazılış tarihi bilinmeyen, ancak 1940 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) sunulan rapor, şimdiye kadar kaleme alınan pek çok raporla benzer bir perspektife sahip. Söz konusu rapor, Kürt Sorunu’nun çözümünde zorunlu iskan politikası ve asimilasyonla Türkleştirmenin gereğini savunuyor. Dil sorunun çözümüne öncelik verilmesi gerektiği savunulan raporda, bunun bölgeye yatılı okullar inşa edilmesi, Kürtçe bilen öğretmenlerin köy enstittülerine dahi alınmaması gibi sert çözüm önerilerine yer veriyor.
İlkokul öğretmeni yetiştirmek üzere açılmış olan Köy Enstitüleri 1940'tan 1954'e kadar faaliyet gösterdi. [AA]
Avni Doğan Raporu, 1943
Birinci Umum Müfettişi Avni Doğan, 1943 yılında hazırladığı raporu, Abdülhalik Renda ve Cemil Uybadın’ın raporlarına dayandırıyor. Doğan’ın raporundaki "Cumhuriyetin Doğu’ya yerleşmesi, medeni milletlerin Afrika’ya yerleşmesi gibidir" cümlesi metnin en çarpıcı ifadelerinden biri olarak göze çarpıyor.
Doğan'ın raporu, kısa vadede bölgeye gönderilecek memurların şartlarının iyileştirilmesi, jandarma ve güvenliğin artırılması ve okullara bölge dışından öğretmen takviye edilmesi gibi 'önleyici' önerilerden oluşuyor. Ancak Doğan, uzun vadede izlenecek yolun şiddet içermemesi gerektiğinin altını çiziyor.
Doğan’ın aktarımında bir diğer dikkat çeken bölüm ise uzun vadeli çözümlerin 60-70 yıllık bir süreci kapsadığı kısmı. Doğan, bölgedeki çözümün anahtarı saydığı Türkleştirmenin çok uzun yıllar boyunca, yumuşak bir yöntemle uygulamaya koyulmasını savunuyor.
Burhan Ulutan Raporu, 1947
Maliye Müfettişi Burhan Ulutan, 1947 yılında kaleme aldığı raporunda, sorunun çözüm aracının silahlı kuvvetler, yönteminin de şiddet olmadığının altını kesin olarak çiziyor. Sınırların değişmemesi için bölge halkıyla devlet arasında yakınlık sağlanmasını savunan Ulutan, bölgede güç sahibi olan ağaların Irak ve İran’la yakın ilişkide olmasının sınır güvenliğine büyük bir darbe olduğu görüşünü aktarıyor.
Halkın devletten güleryüz ve iyi muamele beklediğini belirten Ulutan bölgeye, 'hırsız ve zalim' memurlar yerine iyi yetişmiş görevlilerin atanmasını gerekli görüyor. Başka bir deyişle Ulutan, şiddet siyasetine son verilmesi gereğini savunuyor.
27 Mayıs Raporu, 1961
1960 Darbesi’nin etkisi altında kaleme alınmış ve dönemi içerisindeki en keskin görüşlere sahip raporun en çarpıcı yargılarından birisinin "Kürt meselesi yoktur" cümlesi olduğu söylenebilir. Rapor, Doğu’daki soruna "Kendini Kürt sanan Türklerin meselesi" diye bakıyor.
1961 yılında kaleme alınan rapor, öncüllerinden çok daha bir sert iskan politikasını savunuyor. Bölgede asimilasyon politikasına hız verilmesi gerektiğini belirten rapor, Türklerin doğuya, Kürtlerin ise batıya yerleştirilmesini gerekli görüyor. Bölgenin Irak Kürtleriyle ilişkisinin kesilmesinin önemine işaret eden rapor, fabrikalar kurulması suretiyle bölgenin ekonomik anlamda güçlendirilmesini savunuyor.
Bölgeye yatılı okullar kurulması gerektiğinin savunulduğu raporda, güvenliğin sağlanabilmesi için bölgenin ulaşım bakımından iyileştirilmesi gerekliliği aktarılıyor. Raporda, öncüllerinden farklı olarak yer alan "akademik işler" bölümü dikkat çekiyor. Bu başlık, "Kürtlerin Türk olduğunu kanıtlayan" çalışmalara öncelik verilmesini destekliyor.
DSP Güneydoğu Raporu, 1987
Demokratik Sol Parti’nin 1987 yılında yayınladığı raporun ana fikrini, parti başkanı Bülent Ecevit’in bölgedeki güvenlik sorununun ancak güvenliğin sağlanmasının yanı sıra, sosyo-ekonomik çözüm planıyla çözülebileceği görüşü net şekilde ortaya koyuyor.
Bölgedeki sorunun feodal yapıyla ilintili olduğunu savunan rapor, sıkı yönetim gibi baskıcı yöntemler yerine, bölgede her yönden iyileştirici etki sağlamanın hedeflenmesi gerektiğine işaret ediyor.
BDP İl Başkanı Çelik ve beraberindeki iki kişinin emniyetteki sorgusu sürüyor.
1984'ten bu yana Türk askeri PKK'ya karşı mücadele verdi.
SHP Raporu, 1990
Sosyaldemokrat Halkçı Parti’nin (SHP) 1990 yılında yayınladığı rapor, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki sorunun ayrılıkçı silahlı grupların yanı sıra, yanlış hükümet politikaları sebebiyle artarak sürdüğü görüşünü savunuyor. Bölgedeki anadil yasağına dikkat çeken rapor, sorunların demokratik bir yöntemle çözülmek yerine, baskının arttırılması yoluna gidildiğine işaret ediyor.
Herhangi bir etnik grubun diğerine göre daha avanatajlı olmadığı bir yurttaşlık tanımının hayata geçirilmesi gerektiği savunulan rapor, çözümü ekonomi politikalarında yapılacak değişimde görüyor. Rapor, bölgesel kalkınma için orta ve uzun vadedeki hedeflerin detaylıca belirlenmesini ve özel istihdam projelerinin hayata geçirilmesini destekliyor.
Ekonominin yanı sıra, devletin 'terör örgütlerine' yönelik tutumunda değişiklik yapması gerektiği belirtilen raporda, yönetimin bölge halkını silahlı örgütlere karşı yanına çekmesi öneriliyor.
Rapor ayrıca, çözüm için anayasadan başlayarak, olağanüstü hal kanunundaki kısıtlamaların kaldırılması ve tutukluluk süre ve koşulları başta olmak üzere pek çok konuda olumlu adım atılmasını destekliyor.
Kürt Sorunu’nu daha önceki raporlardan farklı olarak güvenlik ve ekonomi alanlarının dışında da inceleyen rapor, bölge halkının anadilde konuşma ve eğitim alma gibi hakları elde etmesi gerektiğini bildiriyor.
Recep Tayyip Erdoğan Raporu, 1991
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 1991’de Refah Partisi İstanbul İl Başkanı’yken hazırlattığı raporda, daha önce 'Şark Sorunu' diye nitelendirilen sorunun aslında 'Kürt Sorunu' olduğu tespitine yer veriyor. Sorunun çözümünde resmi ideoloji ve devletin tutumunu sorgulayan Erdoğan, Kürtlerin etnik kökenleri sebebiyle çektikleri acının teleffuz edilebilmesinin çözüme giden ilk adım olduğu görüşünde.
Kürtlere, dillerini öğrenme gibi kültürel hakların tanınması gerektiğini savunan rapor, anadilde eğitimin de önünün açılmasının gereğini vurguluyor. Raporda, Kürtlere, Türklerle ortak paydaları olan İslam üzerinden ulaşılabileceğini savunuyor.
Kürtlerin çoğunluğunun Türkiye Cumhuriyeti’nden kopmak istemediğini vurgulayan rapor, çözümün şiddet ve baskıdan değil birleştirici bir tutumdan geçtiğine vurgu yapıyor.
MÇP Doğu ve Güneydoğu Anadolu Raporu, 1991
Muhafazakar Parti’nin 30 Kasım 1985 tarihinde adının değiştirmesiyle kurulan ve sekiz yıl boyunca faaliyet gösteren Milliyetçi Çalışma Partisi’nin kamuoyuyla paylaştığı tek çalışmasında PKK, ABD ve Batılı ülkelerin Anadolu’yu ele geçirmek için yarattıkları bir güç olarak görülüyor.
Doğu ve Güneydoğu’daki sorunu ekonomik olarak yorumlayan parti, raporunda, Kürt diye bir etnik kimlik ve Kürtçe diye bir dil olmadığını savunuyor.
Kürtlerin Türklerden geldiğini savunan parti, Kürt Sorunu'nu 'suni' olarak yorumluyor ve çözüm önerilerinde yalnızca ekonomiyi eleştiren bir stratejiyi hedefliyor.
Adnan Kahveci Raporu, 1992
Dönemin başbakanı Turgut Özal tarafından 1988 yılında getirildiği maliye bakanlığı görevi sırasında bir rapor kaleme alan Adnan Kahveci, silahlı faaliyetlerin, demokratikleşme adı altında verilen hak ve tavizlere rağmen sona ermeyeceğini savunuyor.
Türkiye’nin gerekli demokratik olguluğa erişmediğini savunan Kahveci, "Terör ile demokratikleşmeyi birbiriyle ilişkilendirmek en büyük hatadır" diyor.
Kürtlere talep ettikleri demokratik hakların sağlanmasının mühim olduğunu söyleyen Kahveci, sıkı terör yasalarının Avrupa’nın bazı ülkelerinde olduğu gibi uygulamaya koyulması gerektiğine vurgu yaparak silahlı faaliyetle Kürtlerin taleplerini net bir biçimde ayırıyor.
Kahveci ayrıca, bölünme endişesi taşımak yerine bölgenin ekonomik olarak geliştirilmesi önerisine de yer veriyor.
SHP 'Newroz' Raporu, 1992
Sosyal Demokrat Halkçı Parti’nin 'Newroz Raporu', 1992 yılı Nevruz kutlamalarında, güvenlik güçlerinin sivil halka ateş açtığı olaylarla ilgili tespit ve çözüm önerisi kaynağı olarak yazıldı. Askerin tek taraflı saldırısı mı yoksa karşılıklı çatışma mı olduğu tartışmalı olayların ardından, SHP ekibi Kürtlere yönelik pek çok özgürlüğü savunan çözüm önerileri sıralıyor. Bunlar arasında, olağanüstü hal, bölge valiliği ve köy koruculuğun kaldırılmasının yanı sıra, Kürtçe öğrenmenin, Kürtçe yayın yapmanın ve demokrasiyi destekleyen bölge yönetimlerinin önünün açılmasının gereği savunuluyor. Raporda, 'propaganda suçunun' kaldırılması tavsiye ediliyor.
Rapor, devletin bölgeye yatırım yapması ve bölgedeki işsizliğe çözüm getirmesinin önemine de yer veriyor.
ANAP Raporu, 1993
Anavatan Partisi’nin, 1993 yılında kaleme aldığı Kürt Raporu, Kahveci’ye benzer şekilde 'teröre' karşı sert tedbirler alınmasını, ancak bölge halkına haklar tanınmasını savunuyor.
PKK’nın Siirt’in Eruh ve Hakkari’nin Şemdinli ilçelerinde, 1984 yılında düzenlediği saldırılar ve sonrasında, 19 Temmuz 1987 tarihinde başlatılan 'Olağanüstü Hal' uygulamasına son verilmesi gerektiğini savunuyor.
Buna karşılık parti, öncelikli saydığı güvenlik konusunda çeşitli sıkı tedbirleri destekliyor. 1993 tarihli raporda, valilere yeni yetkiler verilmesi, Güvenlik Müsteşarlığı kurulması, terörle mücadele eğitimi görmüş polis ve jandarma sayısının artırılması, PKK için özel tip cezaevleri inşa edilmesi gibi tedbir önerilerine yer veriliyor.
Refah Partisi Güneydoğu Raporu, 1994
Refah Partisi’nin 1995 seçimleri öncesi yayınladığı raporda, henüz çözülemediği belirtilen 'terör sorununa' ilişkin durum tespitleri ve çözüm önerilerine yer veriliyor.
RP’nin raporunda, olağanüstü halin kaldırılması ve istihdam sorunun çözülmesi gibi öncüllerinin de yer verdiği çözüm önerilerinin yanı sıra, Kürtçe radyo ve televizyon yayını yapılması gibi öneriler getiriliyor.
TBMM Göç Araştırma Komisyonu Raporu, 1997-98
1997 tarihli TBMM Göç Araştırma Raporu, metnin kaleme alınışından bir yıl önce, dokuz CHP’li milletvekilinin Doğu ve Günyedoğu Anadolu bölgelerinde bazı yerleşimlerin boşaltılmasının ardındaki gerekçeleri araştırma çabasının eseri olarak ortaya çıktı.
Rapor, temel olarak 3 bin 428 yerleşim bölgesinde bulunan 57 bin 314 hanedeki, 378 bin 335 kişinin göç ettiğini ortaya koyuyor. Rapor, bu olgunun arkasında bulunan başta ekonomi ve güvenlik olan çeşitli sebeplere değiniyor.
CHP’li milletvekilleri, kaleme aldıkları metinde yerleşim birimlerinin boşaltılması uygulamasına son verilmesi, göçe tâbi tutulanlara tazminat ödenmesi, OHAL’in sona erdirilmesi ve TBMM bünyesinde kalıcı bir göç komisyonu kurulması gibi öneriler de bulunuyor.
Rapor, göçle sonuçlanan ve dönemin en önemli sorunlarından biri olan Kürt Sorunu’nun sivil irade olmadan çözülmesinin imkansız olduğu gibi tespitlerde bulunması açısından büyük önem teşkil ediyor.
CHP Demokratikleşme ve İnsan Hakları Raporu, 1999
CHP Merkez Yürütme Kurulu üyesi Algan Hacaloğlu’nun başkanlığındaki bir komisyon tarafından hazırlanan rapor, Doğu ve Güneydoğu Anadolu halkının yaşadığı 'mağduriyetin' sebep ve çözüm önerilerine yer veriyor.
Bölgede şiddetin, eşitsizlik, hukuksuzluk ve kuralsızlığın hüküm sürdüğünün altının çizildiği raporda, 'polis devleti' görüntülerinin halk arasındaki güvensizlik ortamını körüklediği belirtiliyor. Birliğin ancak din veya ırktan bağımsız şekilde sağlanabileceğine değinen rapor, 'sosyal demokrasinin' yapıcı rolünün altını çiziyor.
Yargı sisteminde ve kanunlarda önemli değişiklikleri savunuyor ve ölüm cezasının koşulsuz olarak kaldırılması gerektiğini ifade ediyor.
Söz konusu rapor, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nden (DGM), olağanüstü hal uygulamaları ve illegal istihbarat birimi diye adlandırdığı JİTEM gibi baskı aracı olan ve insan haklarına aykırı saydığı pek çok kurum ve uygulamanın sonlanması taraftarı olması açısından da önem arz ediyor.
Algan Hacaloğlu Raporu, 2000
1992 yılında insan hakları üzerine rapor yazan komisyonun başındaki isim olan Hacaloğlu, bir yıl önceki raporla büyük tutarlılıklar içeren yeni bir 'demoratikleşme' belgesine imza attı.
Çoğulcu demokrasinin hayata geçemediğini savunan rapor, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sicili, askerler ve silahlı grupların kan dökmesi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun hak mahrumiyeti, köy boşaltmaları uygulamalarının sürmesi ve anti-demokratik kurum ve uygulamalarının kaldırılması önerisinin yanı sıra, yeni bir anayasa yazılması tavsiyesiyle dikkat çekiyor.
DTP Siyasi Tutum Belgesi, 2007
Demokratik Toplum Partisi’nin 8 Kasım 2007 tarihinde yayınladığı belge, Kürt Sorunu’nun çözümünde Halkın Emek Partisi’nden (HEP) doğan oluşumların yayınladığı belgeler arasında en net ve detaylısı oldu. Söz konusu belge, son döneme kadar Kürt Sorunu’nun çözümü adına yapılan tartışmalarda önemli bir tez olarak karşılaşılır nitelikte.
Bunlardan birisi, belgenin önemine vurgu yaptığı 'Türkiyelilik üst kimliği' oldu. Parti, yerel yönetimleri güçlendirmeyi amaçlayan 'demokratik özerklik' fikrinin de savunucu oldu. Kültürel farklılıkların ifadesi önündeki engellerin kaldırılmasının gereğini savunan parti, bunun da sağlıktan güvenliğe toplumu ilgilendiren tüm konularla yetkilenmiş bölge meclislerinin kurularak gerçekleşeceğini söylüyor.
Öncüllerinin olduğu gibi, Doğu ve Güneydoğu’da ekonomik kalkınmayı da zorunlu gören parti, göç sorununun çözümü için ekonomik alt yapının oluşturulması gerektiği yönünde görüş belirtiyor. DTP, bölgedeki refahın ancak işsizlik, eğitim, kadın ve sağlık sorunlarının çözüme ulaşmasından geçtiğini ifade ediyor.
Saadet Partisi Raporu, 2009
Milli Görüş Hareketi’nin Fazilet Partisi’nden sonra kurulan son partisi SP'nin 2009’da yayınladığı belge, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da süregelen sorunu "kirli bir oyun" olarak niteliyor ve bu sorunun acil bir şekilde çözümünün gereğini savunuyor. Kürt ve Türkler için "aynı medeniyetin varisleri" diyen parti, ırkçılık karşıtı net bir tutum sergiliyor.
Türkiye’de değişimin ancak anayasal değişiklikleri de kapsamak suretiyle gerçekleşeceği ifade edilen raporda, insan hakları da önemli yer tutuyor. Türkiye’deki hukuki uygulamalar sebebiyle 18 yaşın altındaki pek çok sayıda kişinin "terör örgütüne yardım ve yataklık" suçlamalarıyla 10 yılla yargılandıklarına değiniyor, söz konusu maddelerin derhal değiştirilmesi gerektiğini belirtiyor.
Sorunun anahtarını itidalde gören SP, hükümetin daha yumuşak bir tavır ve söylem geliştirmesini, sorunun çözümünde de hükümetin değil devletin taraf alınması gerektiğini dile getiriyor. Parti her şeyden önce, Kürt Sorunu’nun demokratikleşme sorunu olarak algılanmasının iyi bir başlangıç olacağı şeklinde görüş bildiriyor.
submitted by osmanonurkoc to KGBTR [link] [comments]


2020.07.01 23:35 utttku [Sabit] Adaland - Ana Konu

Herşeyin düzen içerisinde olması için bir ana konu oluşturmak istedim, bu konu altında güncellemeler, yenilikler herşey yer alıcak.
Cezası olmayan kurallar: (Gönderiniz otomatik olarak silinir)
  1. Reddit üyelik süreniz 2 günden az ise post atamazsınız.
  2. Karma seviyeniz 10`dan az ise post atamazsınız.
  3. Yasaklı kelime listemizden bir kelime yazmanız yasaktır.
Cezası ban olan kurallar: (Gönderiniz yüzünden yasaklanırsınız) 3) Bir olayın üstünden 5 gün geçmişse, o olay hakkında post atmak yasaktır. 4) Bir meme akımını eleştirmek yasaktır. 5) Post silinme sayınız 5`ten fazla olursa 2 gün ban yersiniz. 6) Siyaset,küfür,hakaret,cinsel içerikli paylaşımlar yasaktır. 7) Reklam yapmak yasaktır 8) Repost, çalıntı, saçma safan postlar atmak yasaktır. 9) Redditin ana kuralları geçerlidir.
Zorunlu olan kurallar: (Yapmanız kesinlikle zorunludur) 10) Postlara flair eklemek zorunludur.
----------------------
1) Karmam 10`dan yüksek gözüküyor neden post atamıyorum?*\* Cevap 1: Reddit üyelik süreniz 2 günden az olabilir veya gönderi karmanız 10`dan azdır.
2) Postlara flair nasıl ekliyebilirim? Cevap 1: Paylaşırken flair seçeneğinden posta uygun flair seçmeniz gereklidir veya Cevap 2: Automoderatörün gönderinize attığı yorumdaki yönlendirmeleri uygulayın. Cevap 3: Gönderiniz meme ise direk paylaşın, otomatik olarak Meme flairi alır.
3) Nasıl karma kasarım? Cevap 1: Herhangi bir subredditte gönderiniz beğeni aldıkça karmanız artar.
4) Gönderim silindi neden? Cevap 1: Gönderinizin kuralları ihlal etmediğini düşünüyorsanız gönderiye moderatör etiketleyin. Cevap 2: Kuralları ihlal ettiyseniz, bu normaldir. Cevap 3: Kural 1 ve 2 size yetersizdir.
5) Ne tür gönderiler paylaşabilirim? Cevap 1: Meme, Pixel Art, Çizim, Oyundan Kesit, Yayından Kesit dışında paylaşım yasaktır. Cevap 2: Yukarıda yazılandan başka paylaşımlar silinecektir.
----------------------
  1. Adaland Kuruldu
  2. Kurallar eklendi
  3. AutoModeratör eklendi
  4. RepostBot eklendi
  5. AutoModeratör kodları düzenlendiKural 1 ve 2yi otomatik kontrol etmekte,Her gönderiye bilgilendirici yorum atmakta,Kendisine interaktif şekilde flair eklettirilebilmekte(!pixelart,!cizim)
  6. RepostBot kapatıldı (Artık Çalışmıyor Niyeyse)
  7. Yeni kural (9) eklendi. (Flair Şartı)


  1. Her hafta en çok upvote alan posta ödül
  2. Bazı haftalar tek bir konu üzerine Meme yarışmaları

submitted by utttku to Adaland [link] [comments]


2020.07.01 13:01 mustafakurtt Bir “Süreç Yönetimi” olarak “Kek” yapmak!

Bir “Süreç Yönetimi” olarak “Kek” yapmak!
https://preview.redd.it/i7fvqc9z88851.jpg?width=768&format=pjpg&auto=webp&s=3dcad6c697cbc207e8660a5d380fbadedc2312c4
Yazıyı Spotify'da dinlemek için https://open.spotify.com/episode/5AIDWJmMdQyfv4K3o763LN
Karantina zamanlarında, kısıtlı imkanların yaşandığı bu günlerde vakti iyi değerlendirmeye çalışıyoruz. Pazar günü malum anneler günüydü. Ben de acaba bu günde hem eşimi nasıl mutlu edebilirim, hem de ailecek nasıl güzel vakit geçirebiliriz diye düşünürken, daha önce hiç yapmadığım ama bu özel günde yaparsam eşimi de çok mutlu edeceğimi düşündüğüm bir fikir geldi aklıma. Daha önce birçok kez düşündüğüm ama bir türlü fırsat bulamadığım bir ev işiydi bu.

Sana Kek Yaptım

Evde ki malzemeleri kontrol ettik ve eksik yoktu. Sadece mutfağa girip işe koyulması ve işin içine biraz da eğlence katmak gerekiyordu. Bunun için 5 yaşında ki kızımla birlikte mutfak önlüklerimizi giyindik. Malzemelerimizi masamızın üzerine hazırladık ve annemizin yönlendirmeleri ile kek yapımına başladık. Ve gerçekten çok eğlendik.

Kek Deyip Geçmeyin

Çünkü tarihi araştırmalarda ilk yapılan kekin izine antik çağlarda rastlanılmış. Hoş, şimdiki keklere benzemese de ballı ekmeklere benziyormuş o zamanlarda Mısırlıların yaptığı kekler. Hatta adamlar kek işini o kadar ciddiye almışlar ki fırında pişirme tekniğini de tarihte ilk kez yine Mısırlılar keşfetmiş ve geliştirmiş.

Süreç Yönetimi

Aynı zamanda mutfakta yemek yapmak iş yaşamımızı da etkilemekteymiş. Adını şu an hatırlayamadığım bir yazıda diyordu ki “işinizde başarılı olmak istiyorsanız iyi yemek yapmalısınız. Çünkü yemek yapmak başlı başına muazzam bir süreç yönetimidir.” Girdilerinizin yani malzemelerimizin hepsi tam olmalıdır ve sürece tam zamanında dahil olmalıdırlar. Ne önce ne de sonra. Kapsamınız belli olmalıdır. Kimse kek yapmak için yola çıkıp aynı malzemelerle börek yapamaz. Ve önünüzdeki tarif milyonlarca deneme sonucu oluşmuş muazzam tariflerdir ama yine de her zaman daha iyisi mümkündür. Gelişime açıktır.
Risk analizi dahi vardır. Hatta bu risk analizleri sonucunda açığa çıkmış tarihte ki en önemli ilk kişisel koruyucu da mutfak önlüğü ve sarı bez bana kalırsa. Ne demek istediğimiz anladınız değil mi?
Süreç yönetiminde bir diğer önemli nokta da hatta sürecin varlık sebebi ve hedefi elbette müşteri memnuniyetidir. Yemek yapımında da önemli bir kriter değil midir, tadılan yemeğin damakta ve akılda bıraktığı lezzet.

Terapi

Bugüne kadar zorunlu kalmadıkça mutfağa girip yemek yapan biri değilim. Dolayısıyla bildiğim ve yapabildiğim yemekler sınırlıdır. Ve bu hayatımda yaptığım ilk kek hatta havuçlu tarçınlı ilk kek oldu. Malum karantina günlerinde yaklaşık 2 aydır ailecek evdeyiz. Sizlerinde tahmin edebileceği gibi artık yapılan birçok şeyden sıkılır hale geldik. Yeni, farklı ve bir evde yapılabilecek etkinleri neredeyse tükettik. Ama kızımın babasıyla birlikte ilk kez bir kek yapması ve iftar sonrası çayla afiyetle yine ailecek yemesi muhteşem bir duygu. İnsanın babalık duygularını dibine kadar yaşayabildiği ender anlardan biri.
Eğer sizde bir babaysanız ve yok canım ne anlarım kek yapmaktan diyorsanız eğer, size cevabım şudur; “Denedin mi?”
Hadi şimdiden afiyet olsun…
Yazının orjinali ve daha fazlası http://www.mustafakurt.net/bir-surec-yonetimi-olarak-kek-yapmak/
submitted by mustafakurtt to u/mustafakurtt [link] [comments]


2020.06.22 02:50 karanotlar Walter Benjamin: İktidar sahipleri, daha önce galip gelenlerin mirasçılarıdırlar

Walter Benjamin: İktidar sahipleri, daha önce galip gelenlerin mirasçılarıdırlar
https://preview.redd.it/pcgwb72ezc651.jpg?width=135&format=pjpg&auto=webp&s=0aaef46ee09bf3ca7a4d411594e9d334377b930c
Ezilenlerin geleneği, bize içinde yaşadığımız “olağanüstü hal”in gerçekte kural olduğunu öğretir. Yapmamız gereken, bu duruma uygun düşecek bir tarih kavramına ulaşmaktır. O zaman gerçek anlamda olağanüstü hal’in oluşturulması, gözümüzde bir görev niteliğiyle belirecektir; böylece de faşizme karşı yürütülen kavgadaki konumumuz, daha iyi bir konum olacaktır. Faşizmin bir şansı da, faşizme karşı olanların onu ilerleme adına tarih sel bir kural saymalarıdır.
Tarih Kavramı Üzerine: “Gerçek bizden kaçmayacaktır”
I Hep söylenegeldiğine göre, bir otomat varmış ve bu öyle yapılmış ki, bir satranç oyuncusunun her hamlesine, kendisine partiyi kesinlikle kazandıracak bir karşı hamleyle yanıt verirmiş. Geniş bir masanın üstündeki satranç tahtasının başında, sırtında geleneksel Türk giysileri bulunan, nargile içen bir kukla otururmuş. Aynalardan oluşan bir sistem aracılığıyla, ne yandan bakılırsa bakılsın, masa saydammış gibi görünürmüş. Gerçekte ise masanın altında, satranç ustası olan kambur bir cüce otururmuş ve kuklanın ellerini iplerle yönetirmiş. Bu mekanizmanın bir benzerini felsefe alanı için tasarımlayabilmek olasıdır. Bu bağlamda sürekli kazanması öngörülen, “tarihsel maddecilik” diye adlandırılan kukladır. Bu kukla, bilindiği üzere, günümüzde artık küçük ve çirkin olan, kendini göstermesine de izin verilmeyen tanrıbilimi de hizmetine aldığı takdirde, herkesle rahatça başa çıkabilir.
II “insan doğasının en ilginç özelliklerinden biri”, der Lotze, “… bireyin bunca bencil oluşuna karşın, her şimdiki zamanın kendi gelecek zamanı karşısında kıskançlıktan bunca yoksulluğudur.” Bu düşüncenin götürdüğü sonuç, içimizde oluşturduğumuz mutluluk tasarımının tümüyle belli bir zaman parçasının, yani kendi varlığımızın akışının bizim için yalnızca bir kez öngörmüş olduğu zaman parçasının rengini taşıdığıdır, içimizde kıskançlık uyandırabilecek mutluluk, yalnızca soluduğumuz havada vardır, konuşmuş olabileceğimiz insanlarla, bize kendilerini vermiş olabilecek kadınlarla söz konusudur. Başka deyişle, mutluluk tasarımı içersinde, kaçınılmaz olarak, bir tür ilahi kurtuluşun titreşimleri de vardır. Tarihin konu edindiği, geçmişe ilişkin tasarım için de bu, böyledir. Geçmiş, kendisini kurtuluşa yönelten gizli bir dizini de beraberinde taşır. Zaten bizden öncekilerin içinde yaşadıkları havadan hafif bir esintiyi biz de duyumsamaz mıyız? Kulak verdiğimiz sesler içersinde, artık susmuş olanların yankısı da yok mudur? Kur yaptığımız kadınların hiçbir zaman tanıyamadıkları kız kardeşleri olmamış mıdır? Böy- leyse eğer, o zaman geçmiş kuşaklarla bizimkisi arasında gizli bir anlaşma var demektir. O zaman demektir ki, bizler bu dünyada beklenmişiz. O zaman, bizden önceki her kuşağa olduğu gibi bize de zayıf bir Mesih gücü verilmiştir ve bu güç üzerinde geçmişin de hakkı vardır. Bu, bedeli ucuz ödenebilecek bir hak değildir. Tarihsel maddeci, bunu bilir.
III Olayları, aralarında büyük ve küçük ayrımı gütmeksizin anlatan vakanüvis, bir kez olmuş hiçbir şeyin tarih açısından yitip gitmiş sayılamayacağı gerçeği doğrultusunda davranmış olur. Doğal olarak, ancak bütünüyle kurtuluşa erebilmiş bir insanlık geçmişine de bütünüyle sahip olabilir. Anlatılmak istenen, şudur: Ancak kurtuluşa ermiş bir insanlık için geçmişi, her anıyla alıntılanabilir nitelik kazanmıştır. Yaşanmış anlarından her biri, gündemdeki bir alıntıya dönüşmüştür – mahşer gününün gündeminde olan bir alıntı.
IV Önce yiyeceğinizi ve giyeceğinizi ararsanız eğer, cennetin kapıları önünüzde kendiliğinden açılacaktır. HEGEL, 1807
Marx’ın öğretisi doğrultusunda eğitilmiş bir tarihçinin sürekli göz önünde bulundurduğu sınıf kavgası, ilkel ve maddi şeyler uğruna, başka deyişle inceliğin ve tinselliğin onlarsız düşünülemeyeceği şeyler uğruna yapılan kavgadır. Bununla birlikte inceliğin ve tinselliğin sınıf kavgası içersindeki varlıkları, zaferi kazanana düşecek bir ganimet tasarımından farklıdır. Sözü edilen kavga içersinde bunlar, geleceğe güven duygusu ve yüreklilik olarak, mizah duygusu, kurnazlık, yılmakbilmezlik olarak canlıdırlar ve geride kalmış uzak zamanları da etkilerler. Bunlar, iktidar sahiplerinin her zaferini sürekli olarak yeniden sorgulayacaklardır. Tıpkı çiçeklerin başlarını güneşe çevirmeleri gibi, geçmiş de, gizli bir güneşe yönelimin etkisiyle, tarihin göklerinde bugün yükselmekte olan güneşe dönmek çabasındadır. Tarihsel maddeci, değişimlerin bu en göze çarpmayanını anlamak zorundadır.
V Geçmişin gerçek yüzü hızla kayıp gider. Geçmiş, ancak göze göründüğü o an, bir daha asla geri gelmemek üzere, bir an için parıldadığında, bir görüntü olarak yakalanabilir. “Gerçek bizden kaçmayacaktır.” – Gottfried Keller’e ait olan bu söz, tarihselciliğin kendi tarih anlayışı içersinde tarihsel maddeciliğe yenik düştüğü noktayı tam olarak göstermektedir. Çünkü bura da, geçmişte kendisinin de düşünülmüş olduğunun bilincine varmayan her şimdiki zaman’la birlikte, bir daha geri getirilme si olanaksız biçimde yitip gitme tehlikesiyle karşılaşan bir görüntünün varlığı söz konusudur. Geçmişi tarihsel olarak dile getirmek, o geçmişi ‘’gerçekte nasıl olduysa, öyle” bilmek değildir. Buna karşılık, bir tehlike anında parlayıverdiği konumuyla, bir anıyı ele geçirmek demektir. Tarihsel maddecilik için önemli olan, geçmişe ilişkin bir görüntüyü, tehlike anında tarihsel özneye ansızın gözüktüğü biçimiyle korumaktır. Tehlike, hem geleneğin varlığına, hem de o geleneğin seslendiklerine yöneliktir. İkisi için de aynı tehlike, yani kendini egemen sınıfların bir aracı kılma tehlikesi vardır. Her çağda yapılması gereken, geleneği, onu alt etmek üzere olan konformizmin elinden bir kez daha kurtarmak için çaba harcamaktır. Çünkü Mesih, yalnız kurtarıcı olarak gelmez; şeytanı alt eden sıfatını da taşır. Geçmişteki umut kıvılcımını körükleyerek tutuşturma yeteneği, yalnızca geçmişi özümsemiş tarihçide bulunabilir; düşman galip geldiğinde, ölüler bile kendilerini bu düşmandan kurtaramayacaklardır. Ve bu düşman daha zafer kazanmayı sürdürmektedir.
VI Acıların yankılandığı bu vadideki karanlığı ve büyük soğuğu düşün. BRECHT, Üç Kuruşluk Opera
Fustel de Coulanges, geçmiş bir dönemi yeniden kafasında canlandırmak isteyen tarihçiye, tarihin o dönemden sonraki akışına ilişkin tüm bildiklerini düşüncelerinden uzaklaştırmasını öğütler. Tarihsel maddeciliğin ilişkilerini kestiği yöntemi bundan daha iyi belirleyebilmek, olanaksızdır. Bu, bir özdeşleyim yöntemidir. Bunun kaynağı, yüreğin üşengeçliğidir, acedia’dır (umursamazlık); bu üşengeçlik, yalnızca bir an için parlayıveren gerçek tarihsel görüntünün üzerinde egemenlik kurulmasında duraklamaya yol açar. Ortaçağın tanrıbilimcileri, bu yürek üşengeçliğini hüznün gerçek kaynağı sayarlardı. Bu hüzünle tanışmış olan Flaubert, şöyle yazar: “Kartaca’yı yeniden canlandırabilmek için ne kadar hüzne katlanmak gerektiğini pek az kimse kestirebilir.” Tarihselciliği izleyen tarihçinin aslında kiminle özdeşleştiği sorulduğu takdirde, bu hüznün doğası açıklık kazanır. Sorunun yanıtı, kaçınılmaz olarak galip gelenle özdeşleşildiğidir. Gelgelelim belli bir dönemin iktidar sahipleri, daha önceki bütün galiplerin mirasçılarıdırlar. Bu durumda galip gelenle özdeşleşme, her zaman tüm iktidar sahiplerinin işine yaramaktadır. Bu söylenenler, tarihsel maddeci için yeterlidir. Bugüne değin zafer kazanmış kim varsa, bugün iktidarda olanları bugün yere serilmiş olanların üstünden geçiren zafer alayıyla birlikte yürümektedir. Savaş ganimeti de, âdet olduğu üzere, bu zafer alayıyla birlikte taşınmaktadır. Bu ganimet, kültür varlıkları diye adlandırılmaktadır. Tarihsel maddeci, bunları arada bir uzaklık bırakarak izleyen gözlemci kimliğindedir. Çünkü önünde kültür varlıkları diye gördüklerinin hepsi, insanın tüyleri ürpermeksizin düşünemeyeceği bir kaynaktan gelmektedir. Bunlar varlıklarını, yalnızca onları yaratan dehalara değil, ama aynı zamanda o dehaların çağdaşlarının adı anılmayan angaryalarına borçludur. Kültür alanında hiçbir belge yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi niteliğini taşımasın. Böyle bir belge nasıl barbarlıktan arınmış değilse, belgenin kuşaktan kuşağa geçişini sağlayan gelenek süreci de barbarlıktan uzak sayılamaz. Bundan ötürü tarihsel maddeci, sözü edilen gelenekten olabildiğince uzaklaşır. “Tarihin tüylerini tersine fırçalamayı”, kendisi için görev sayar.
VII Ezilenlerin geleneği, bize içinde yaşadığımız “olağanüstü hal”in gerçekte kural olduğunu öğretir. Yapmamız gereken, bu duruma uygun düşecek bir tarih kavramına ulaşmaktır. O zaman gerçek anlamda olağanüstü hal’in oluşturulması, gözümüzde bir görev niteliğiyle belirecektir; böylece de faşizme karşı yürütülen kavgadaki konumumuz, daha iyi bir konum olacaktır. Faşizmin bir şansı da, faşizme karşı olanların onu ilerleme adına tarih sel bir kural saymalarıdır. Yaşadıklarımızın yirminci yüzyılda “hâlâ” olabilmesi karşısında duyulan şaşkınlık, felsefe anlamında bir şaşkınlık değildir. Bu şaşkınlık, kendisine kaynaklık eden tarih anlayışının savunulamayacağı bilinmediği sürece, hiçbir bilme sürecinin başlangıcını oluşturamaz.
VIII Uçmaya hazırdır kanatlarım dönmek isterdim elbet geriye çünkü o zaman canlı olarak bile kalsaydım azalırdı şansım yine de. GERHARD SCHOLEM, Angelus’tan Selam
Klee’nin Angelus Novus adlı bir resmi vardır. Bir melek betimlenmiştir bu resimde; meleğin görünüşü, sanki bakışlarını dikmiş olduğu bir şeyden uzaklaşmak ister gibidir. Gözleri, ağzı ve kanatları açılmıştır. Tarihin meleği de böyle gözükmelidir. Yüzünü geçmişe çevirmiştir. Bizim bir olaylar zinciri gördüğümüz noktada, o tek bir felaket görür, yıkıntıları birbiri üstüne yığıp, onun ayakları dibine fırlatan bir felaket. Melek, büyük bir olasılıkla orada kalmak, ölüleri diriltmek, parçalanmış olanı yeniden bir araya getirmek ister. Ama cennetten esen bir fırtına kanatlarına dolanmıştır ve bu fırtına öylesine güçlüdür ki, melek artık kanatlarını kapayamaz. Fırtına onu sürekli olarak sırtını dönmüş olduğu geleceğe doğru sürükler; önündeki yıkıntı yığını ise göğe doğru yükselmektedir. Bizim ilerleme diye adlandırdığımız, işte bu fırtınadır.
IX Manastır kurallarınca, rahipler üzerinde derin düşüncelere dalsınlar diye saptadıkları konuların görevi, rahipleri dünyadan ve dünyada olup bitenlerden uzaklaştırmaktı. Burada izlediğimiz düşünce biçimi de benzer bir amaçtan kaynaklanmıştır. Faşizmin karşıtlarının, umut bağladıkları politikacıların yere serildikleri ve yenilgilerini, kendi davalarına ihanet ederek, daha da pekiştirdikleri bir anda bu düşünce biçiminin amacı, politika dünyasını bu hainlerin ağzından kurtarmaktır. Gözlerimizin çıkış noktası, bu politikacıların ilerlemeye olan körü körüne inançlarının, kendi “kitle temellerine” duydukları güvenin ve son olarak da kendilerini tam bir köle tutumuyla, denetlenmesi olanaksız bir aygıtın dişlilerine dönüştürmelerinin, aynı şeyin üç ayrı yönünü oluşturduğudur. Bu gözlem, sözü edilen politikacıların savunmayı sürdürdükleri düşünceyle her türlü ortaklıktan kaçınan bir tarih anlayışının, bizim alışılmış düşünce biçimimize ne denli pahalıya patlayacağı konusunda bir fikir vermeye çalışmaktadır.
X Başlangıçtan bu yana sosyal demokraside var olan konformizm, sosyal demokrasinin yalnız siyasi taktiklerine değil, ama ekonomik düşüncelerine de bulaşmıştır. Bu konformizm, daha sonraki çöküşün nedenlerinden biridir. Hiçbir şey Alman işçi sınıfını, kendisinin de akıntıyla birlikte yüzdüğü düşüncesi kadar yozlaştırmamıştır. Bu sınıf, teknik gelişmeyi birlikte yüzdüğü akıntının bir çavlanı saydı. Buradan, teknik ilerlemeye götürdüğü söylenen fabrika çalışmasının siyasal bir edim olduğu yanılsamasına uzanan yol, artık yalnızca bir adımlıktı. Eski Protestan çalışma ahlâkı, Alman işçi sınıfı saflarında, laik bir görünüm içersinde dirilişini kutlamaktaydı. Gotha Programı, bu kargaşanın izlerini taşımaya başlamıştır bile. Bu program, emeği “tüm zenginliğin ve kültürün kaynağı” diye tanımlar. Kötü bir şeyler sezen Marx, buna verdiği yanıtta, çalışma gücünden başkaca mülkü bulunmayan insanoğlunun “zorunlu olarak, kendilerini mülk sahibi konumuna getirmiş… öteki insanların kölesi olacağını” söylemiştir. Ama kargaşa, bundan etkilenmeksizin yaygınlaşmayı sürdürdü ve kısa süre sonra Josef Dietzgen, şunu ilan etti: “Emek, yeniçağın Mesihinin adıdır… Zenginlik… emeğin geliştirilmesidir ve bu zenginlik, şimdiye kadar hiçbir kurtarıcının başaramadığını başarabilir.” Emeğin ne olduğuna ilişkin bu ilkel-Marksist kavram, çalışanların, bu çalışmanın ürününü denetleyemedikleri sürece, ondan nasıl yararlanabilecekleri sorusu üzerinde fazla durmaz. Bu kavram toplumsal gerilemeleri değil, yalnızca doğaya egemen olma yolunda atılan adımları gerçek diye benimsemek ister. Sonradan faşizmin çatısı altında ortaya çıkacak olan teknokrat çizgiler, bu kavram içersinde belirginleşmiştir. Bu çizgilerden biri de, 1848 Devrimi’nden önceki sosyalist ütopyaların doğa kavramıyla gelecek için hiç de iyi şeyler vaat etmeyen bir farklılık sergileyen doğa kavramıdır. Yeni anlayışa göre emek, doğanın sömürülmesi amacına yöneliktir; bu durum naif bir tatmin duygusuyla, emekçi sınıfın sömürülmesiyle karşılaştırılır. Fourier gibi biriyle alay edilmesine malzeme sağlamış fantaziler, bu pozitivist anlayışla karşılaştırıldığında şaşırtıcı biçimde sağlıklı gözükmektedir. Fourier’ye göre iyi bir yapıya kavuşturulmuş toplumsal emeğin sonucunda dünyamızın gecesi, dört ay tarafından aydınlatılacak, kutuplardaki buzlar geri çekilecek, denizin suyu artık tuzlu bir tat taşımayacak ve vahşi hayvanlar insanların hizmetine gireceklerdi. Bütün bunlar, doğayı sömürmek şöyle dursun, olası yaratılar niteliğiyle o doğanın kucağında uyuklayanları uyandırabilecek bir emeği sergilemektedir. Yozlaşmış bir emek kavramının çerçevesine, onun tamamlayıcısı olarak, Dietzgen’in deyişiyle “bedavadan var olan” doğa da girer.
XI Tarihi gereksiniyoruz, ama bilginin bahçesinde aylak aylak gezinen bir şımarığınkinden farklı bir biçimde. NIETZSCHE, Tarihin Yaşam için Yararı ve Zararı Üzerine.
Tarihsel bilginin öznesi, kavga eden, ezilen sınıfın kendisidir. Marx’ta bu sınıf, özgürlük hareketini kuşaklar boyunca ezilmiş olanlar adına tamamlayan, öz alan, köleleştirilmiş son sınıf olarak ortaya çıkar. “Spartaküs Hareketi”yle kısa süre için bir kez daha gerçeklik kazanacak olan bu bilinç, sosyal demokrasiye eskiden beri itici gelmiştir. Sosyal demokrasi otuz yıllık bir süre içersinde, bir önceki yüzyılı yerinden oynatmış olan bir adı, bir Blanqui’nin adını neredeyse tümüyle silmeyi başardı. İşçi sınıfına gelecek kuşakların kurtarıcısı rolünü yükleyerek, kendini öne çıkarmayı yeğledi. Böylece bu sınıfın en büyük güç kaynağını kurutmuş oldu. İşçi sınıfı bu okulda hem nefreti, hem de özveri istencini unuttu. Çünkü bunların ikisi de özgürlüğüne kavuşmuş torunlar idealiyle değil, ama köleleştirilmiş ataların imgesiyle beslenir.
XII Davamız her geçen gün daha netleşiyor ve halk daha da akıllanıyor. JOSEF DIETZGEN, Sosyal Demokrat Felsefe.
Sosyal demokrat kuram ve ondan daha ileri ölçüde olmak üzere, sosyal demokrat uygulama, gerçekliği temel almayan, dogmatik bir istemle ortaya çıkan bir ilerleme kavramınca belirlenmişti. Sosyal demokratların kafalarındaki biçimiyle ilerleme, önce insanlığın (yalnızca becerilerinin ve bilgilerinin değil) kendisinin ilerlemesiydi. ikinci olarak (insanlığın yetkinleşme konusundaki sınırsızlığı doğrultusunda), sonu hiç gelmeyecek bir ilerlemeydi. Üçüncü olarak da ilerleme (kendiliğinden gelişen, düz ya da sarmal bir yörüngeyi izleyen), aslında engellenemez bir hareket sayılmıştır. Bu önermelerin tümü de tartışmalıdır ve eleştiriye düşen, bütün bu önermelerin arkasına çekilmek, hepsinde ortak olan üzerinde yoğunlaşmaktır. Tarihte insan soyunun ilerlemesine ilişkin bir tasarım, insanlığın bağdaşık nitelikte ve boş bir zamandan geçerek gelişen ilerlemesi tasarımından kopuk olarak düşünülemez. Bu ilerleyiş tasarımının eleştirisi, bir bütün olarak ilerlemenin eleştirisinin temellerini oluşturmak zorundadır.
XIII Hedef, kaynaktır. KARL KRAUS, Worte in Versen I
Tarih, yerini bağdaşık ve boş zamanın değil, ama şimdiki zamanın oluşturduğu bir kurgulamanın nesnesidir. Örneğin Robespierre’e göre Roma. şimdi ile dolu olan ve kendisinin tarihin akışı içersinden zorla koparıp aldığı bir geçmişti. Fransız Devrimi, kendini geri dönmüş bir Roma sayıyordu. Eski Roma’yı, tıpkı modanın geçmişe karışmış bir giysiyi alıntılaması gibi alıntılıyordu. Moda, geçmişin çalılıkları arasında dolanıp duran güncel’in kokusunu alma yeteneğine sahiptir. Başka deyişle moda, geçmişe atlayan bir kaplan gibidir. Yalnız bu atlayış, egemen sınıfların buyruğundaki bir arenada gerçekleşir. Aynı atlayış, tarihin gökkubbesi altında, Marx’ın devrim olarak anladığı diyalektik hamledir.
XIV Tarihin akışım parçalama bilinci, eyleme geçtikleri anda devrimci sınıflara özgü olan bir bilinçtir. Büyük Fransız Devrimi, yeni bir takvim yürürlüğe koymuştu. Bu takvimin başlangıcını oluşturan gün, bir hızlı çekimin işlevini görür. Bayram günleri, yıldönümleri olarak sürekli geri dönen, aslında ise hep aynı kalan günlerdir. Demek ki takvimler, zamanı saatler gibi ölçmez. Takvimler, yüz yıldan bu yana Avrupa’da artık sanki izi bile kalmamış olan bir tarih bilincinin anıtlarıdır. Temmuz Devrimi sırasında bile bu bilinci sergileyen bir olay olmuştu, ilk savaş” gününün akşamı gelip çattığında, Paris’in çeşitli bölgelerinde birbirinden bağımsız olarak, kulelerdeki saatlere nişan alındığı görüldü. Kehanet gücünü belki de uyağa borçlu olan bir görgü tanığı, o sıralarda şunları yazmıştı: Qui le croirait! on dit qu’irrités contre l’heure De nouveaux Josués, au pied de chaque tour, Tiraient sur les cadrans pour arrêter le jour. (Kim inanırdı! Derler ki, zamana karşı öfkeli Yeni Yaşua’lar gelip dikildi her kulenin dibinde Ve asıldılar akrebe yelkovana saat dursun diye.)
XV Tarihsel maddeci, geçiş dönemi olmayan, ama içersinde zamanın durmuş olduğu bir şimdiki zaman kavramından vazgeçemez. Çünkü onun içinde bulunduğu ve kendisi için tarih kaleme aldığı şimdiki zaman’ı tanımlayan, bu kavramdır. Tarihselcilik, geçmişin “sonrasız” görüntüsünü çizerken, tarihsel maddeci salt o geçmişe ilişkin ve biriciklik niteliğini taşıyan bir deneyimi dile getirir. Tarihselciliğin umumhanesinde “bir zamanlar” adlı fahişeyle gününü gün etmeyi ise başkalarına bırakır. Sahip olduğu güçler üzerindeki egemenliğini korur: Tarihin sürekliliğini parçalayabilecek güçtedir.
XVI Tarihselciliğin varacağı doruk, yasası gereği, evrensel tarihtir. Materyalist tarihçilik, yöntem açısından belki de en belirgin olarak böyle bir tarihten ayrılır. Birincisinin kuramsal bir donanımı yoktur. Yöntemi, toplama yöntemidir: Bağdaşık ve boş zamanı doldurabilmek için olgular yığınını kullanır. Maddeci tarihçilik ise yapıcı bir ilkeyi temel alır. Düşünme eyleminin çerçevesinde yalnızca düşüncelerin akışı değil, ama durdurulması da vardır. Düşünme eylemi, gerilimlere doymuş bir konumda ansızın mola verdiğinde, bu konuma bir şok uygulamış olur ve bu sayede o konum, bir monad niteliğiyle belirginleşir. Tarihsel maddeci, tarihi bir konuya, o konu ancak karşısına bir monad olarak çıktığı noktada yaklaşır, Bu yapı içersinde, olayın Mesihçi bir tutumla durağan kılınmasının göstergesini saptar; başka deyişle, ezilen bir geçmiş adına sürdürülen kavga açısından devrimci bir fırsat görür. Bu fırsattan, belli bir dönemi tarihin bağdaşık akışından koparmak için yararlanır; böylece, dönemden belli bir yaşamı, bir yaşam boyunca oluşturulmuş yapıtların tümü arasından belli bir yapıtı koparıp almış olur. Yöntemin ürünü, yapıt içersinde bütün bir yaşam boyunca yaratılanların, bunlar içersinde belli bir çağın ve çağ içersinde de tarihin tüm akışının korunmasıdır. Tarihsel olarak kavrananın besleyici meyvesi, zamanı değerli, ama tadı bulunmayan bir tohum niteliğiyle içinde barındırır.
XVII Zamanımızın bir biyologu, şöyle demektedir: “Homo sapiens’in o acınası elli bin yılı, yeryüzündeki organik yaşamın tarihiyle karşılaştırıldığında, yirmi dört saatlik bir günün sonundaki iki saniye gibidir. Uygarlaşmış insanlığın tarihi bu ölçüte vurulduğunda, ancak son saatin son saniyesinin beşte birini dolduracaktır.” Mesihçi zamanın dev bir özeti olarak tüm insanlığın tarihini kapsayan şimdiki zaman, insanlığın tarihinin evrendeki yeriyle tamamen örtüşmektedir.
Ek A Tarihsellik, tarihin değişik anları arasında bir neden-sonuç bağlantısı kurmakla yetinir. Ama hiçbir olgu, bir neden olduğu için zorunlu olarak tarihsel olgu niteliğini de kazanmaz. Bu niteliği, olup bitişinin ardından, belki binlerce yıl sonra ortaya çıkan koşullar ve koşullar aracılığıyla kazanır. Bunu çıkış noktası yapan tarihçi, olaylar dizisini bir tespih gibi parmaklarının arasından kaydırmaktan vazgeçer. Kendi çağının geçmişteki son derece belirli bir çağla paylaştığı konumu kavrar. Böylece, içinde Mesihçi zamanın kırıntılarının bulunduğu bir şimdiki zaman kavramını “şimdinin zamanı” niteliğiyle oluşturur. B Zamana bağrında neler sakladığını soran kâhinler, hiç kuşkusuz zamanı ne bağdaşık, ne de boş olarak algılamışlardır. Bunu göz önünde tutan, belki anılarda geçmiş zamanın nasıl yaşandığı konusunda bir fikir edinebilir: Geçmiş zaman da tıpkı yukarıdaki gibi yaşanmıştır. Bilindiği üzere, Yahudiler için geleceği araştırmak yasaktı. Tora ve dua ise onlara anımsama konusun- da yol gösterir. Bu, Yahudiler’i geleceğin, kâhinlerden bilgi alanların da kendilerini kaptırmadıkları büyüsünden kurtarmıştır. Ama bu durum, Yahudiler için geleceği bağdaşık ve boş bir zamana dönüştürmemiştir. Çünkü bu gelecek içersinde her an, Mesih’in girebileceği küçük bir kapıdır.
Pasajlar- Walter Benjamin
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.28 15:54 adanaadaklik Adaklık Kesilen Kurbanın Eti Kimlere Verilir?

Adaklık Kesilen Kurbanın Eti Kimlere Verilir?
Adaklık Kesilen Kurbanın Eti Kimlere Verilir?
Adana adaklık koyun satışı
Kurban kesmek üzerine adak adayan kişinin bu sözümü yerine getirerek kurban kesmesi vaciptir. Eğer adak adayan kişi bu ibadet için bir işin, bir duanın gerçekleşmesine bağladı ise bu işin gerçekleşmesiyle beraber adak kesimi gerçekleşmelidir. Eğer kişi yerine getirebileceğinden emin değilse, adak adamaması daha doğru olacaktır. Aksi takdirde dinen Allah’a verilen bir sözün tutulmadığı anlamına gelecektir.
Adak için kurban edilecek hayvan belli koşullara sahip büyük ya da küçük baş hayvanlardan seçilebilmektedir. Bu koşulları sağlayan hayvanlar adaklık koyun, adaklık kuzu gibi özellikle belirtilerek satışa sunulmaktadır. Bu özellikler hayvanın yaşını doldurmuş olması, bir hastalığının bulunmaması, etinin dinen haram olmaması gibi şartlardır.
Adak etinin, adak atayan kişi tarafından yenilmesi caiz değildir. Adak sahibi, adak ibadeti için kurban kesimine kendi faydasına bir işmiş gibi bakmamalı, kendi yiyecekmiş gibi bir hayvan seçmemelidir. Bu ibadet öncelikle Allah rızası için, sonra da hayır işi olarak görülmelidir. Adak sahibinin bu etten faydalanması, adak amacından çıktığını gösterecek ve dinen kabul görmeyecektir.
Adaklık kurban etinin yenmesi, adak sahibinin yanı sıra bazı aile üyelerine de caiz görülmemektedir. Bu aile üyeleri; bu kişinin eşi, usûl ve fürûudur (bu kişiler kişinin annesi, babası, büyük anne ve büyük babaları, çocuk ve torunlarıdır). Bu etin, aile üyeleri dışında, akrabalıkları bulunmasa dahi zengin kişilere verilmesi de dinen uygun karşılanmamakta, adak ibadetinin tam manasıyla ve kusursuzca yerine getirilmemesine neden olmaktadır. Verilecek kişiler sadece maddi durumu iyi olmayan ve et ihtiyacın yeteri kadar karşılayamayan kişilere verilmelidir.
Bilinmesi zorunlu olmamakla beraber, adaklık koyun etinin dağıtımının yapılacağı kişilerin, sağlık durumlarının dikkate alınması, et yemekten ötürü sağlığının kötü etkilenmeyecek olmasına dikkat edilmesi, dinen hoş karşılanmaktadır. Toplantı, düğün gibi bir amaçla toplanılan kalabalık yerlerde adak etinin ikram edilmesi, ortamda zenginlerin de olma ihtimaline karşı caiz olmamaktadır. Eğer istemeyerek de olsa adak etinin zenginler (ya da dinen yeme hakkı olmayanlar) tarafından yendiği fark edilirse, o miktar kadar fakirlere tasadduk edilmelidir.
Adana adaklık ve kurbanlık satış merkezi. İbadetin hakkıyla yerine getirilmesi için hayvana karşı bulunan sorumluluklar da vardır. Bunlardan en önemlisi adak şartlarına uyduğundan emin olunmasının yanında hayvanın kesim sırasında canının olabildiğince az yanması, dolayısıyla da kesim işinin hızlıca yapılıp hayvanın hızlı can vermesi sağlanmasıdır. Olması gerektiğinden yavaş ve fazla darbeyle adaklık kurbanın canının normalden fazla acıtılması ibadete zarar vermektedir. Kurbanlık hayvanın can vermeden et parçalanmaya devam edilmemelidir.
submitted by adanaadaklik to u/adanaadaklik [link] [comments]


2020.05.26 12:17 bayoglurecep Felsefe Nedir? Konu Anlatımı

Felsefe nedir? Felsefe, günümüzde felsefeci ve filozof kavramlarının hala entelektüel kamuoyunda yerli yerine oturtulamadığı görülmektedir. Felsefenin uğraşı alanının ne olduğunu tam olarak netleştirememekten kaynaklanan sıkıntılar, felsefenin gereksizliği söylemlerine, felsefe öğrencilerine şüpheyle yaklaşmaya hatta felsefeye yaşam hakkı tanımamaya değin varabilmektedir.
Bu güçlüğü biraz daha pekiştiren bir başka güçlük, felsefeyle yeni tanışanların bir kısmının felsefeyi tümüyle gizemli hale getirip adeta mutlaklaştıracak şekilde ona abartılı roller yüklemeleri bir diğer kısmının ise felsefeyi boş laf ve boş meşguliyet değersiz hatta tehlikeli bir spekülasyon olarak görmeleridir.
Bu durumda felsefenin ne olduğunu tam anlamıyla fark edebilmenin gerekliliği hissedilmektedir. Ancak ‘felsefe nedir?’ sorusu öyle bir çırpıda herkesi tatmin edecek şekilde yanıtlanabilecek türden bir soru değildir. Bu soru ara sıra yolu felsefeye düşenler şöyle dursun bizzat felsefeye gönül veren filozofları dahi ciddi olarak meşgul etmiş olan bir sorudur. Bu sebeple felsefe, düşünce tarihinde farklı dönem ve kültürlerde farklı bakış açılarına göre farklı farklı anlamlar kazanmıştır.
Örneğin VI. Göç yüzyılında yaşadığı sanılan İbnî Hindi’nin saptadığı bazı felsefe tanımları şunlardır:

Öte yandan İlkçağ Yunan filozofu Sokrates’e göre felsefe, neleri bilmediğini bilmek iken, Platon’a göre felsefe, gerçekliğin hakiki doğasını kavramak, tek tek her şeyin ne için olduğunu bilmek yani amaçların bilgisine sahip olmak anlamına gelir. Buna göre insanın gerçek doğasını kavramak insanın hangi ideale yönelmesi gerektiğini bilmek demektir.
Platon’un öğrencisi Aristoteles ise felsefeyi ilk nedenler ile ilkelerin araştırılması olarak ifade etmiştir. Ortaçağ düşünürü Augustinus’a göre felsefe, Tanrıyı bilmektir, gerçek felsefe ile gerçek din özdeştir. Anselmus’a göre felsefe, inanılanı anlamaya çalışmak iken, Abaelardus’a göre, inanılanın inanılmaya değer olup olmadığını araştırmaktır.
Yeniçağ felsefesinin kurucusu Descartes’a göre felsefe, bilgelik yolunda yürüme, doğruluk bilgisinin ilk nedenlerine ulaşmak üzere çalışma anlamına gelirken, Hobbes’a göre felsefe, etkileri ya da fenomenleri nedenlerden çıkarıp bilmedir ve nedenleri de gözlenen etkilerden doğru sonuç çıkarmaların yardımıyla öğrenmedir.
Spinoza’ya göre felsefe, genelleştirilmiş bir matematik iken, Berkeley felsefeyi, bilgelik ile doğruluğun aynı anda araştırılması olarak tanımlamıştır. Hegel’e göre felsefe, objelerin düşünce ile görülmesi iken, modern pozitivizmin kurucusu Comte’a göre ise felsefe, bütün bilimleri birleştiren bir bilim, bir bilimler bilimidir.
XX. yüzyıl düşünürlerinden Jaspers’e göre felsefe, yolda olmak iken, Marcel’e göre, felsefi anlamda düşünmek adeta dolambaçlı bir patikada yürümek gibidir.
Yukarıda küçük bir grubunu gördüğümüz felsefeye dair tanım denemelerinde bir görüş birliği bulunmasa da felsefede cevaplardan çok soruların önemli olduğu, felsefenin soru dinamizmine bağlı kalınarak inşa edilen bir yapısının bulunduğu ve hangi soruların felsefe sorusu ve problemi olarak ele alınacağı konusunda genel olarak bir görüş birliği söz konusudur. İnsan, soru sorabilen biricik varlıktır. O, bilinçli bir varlık olarak düşünebilmekte, soru sorabilmekte, problem görebilmekte ve bu suretle yaptığı değerlendirmeler doğrultusunda kendi anlam ve değerini fark edebilmektedir.
İnsan, bilinçli bir varlık olma hususiyeti ile dünya içindeki herhangi bir şey olmaktan kurtulmaktadır. Daha açık bir ifadeyle insan, bilinçli ve özgür bir varlık olarak bir durum içerisinde (toplumsal ve kültürel koşullar içinde) yer alıyor olsa da, o durumdan ve koşullardan kendisini soyutlayabilmekte, bu koşullar karşısında olumlu ya da olumsuz tavır alabilmekte, evreni, evren içerisinde kendi yerini ve değerini kavrayabilme çabası içerisinde bulunmaktadır. Sorgulama ve bu doğrultuda ‘anlama’ ve ‘anlamlandırma’ çabası felsefi faaliyetin temelinde yer almaktadır. Felsefeyi felsefe yapan şey, sorular sorabilme ve problem görebilmedir. Yoksa insan için önemli olan yalnızca felsefe okumaları yapmak ve felsefeyi bilmek değil, felsefe yapmak, felsefi davranabilmek veya felsefi bir tutum takınabilmektir.
İşte bu sebeple XVIII. yüzyıl Alman filozofu Kant, felsefenin değil, felsefe yapmanın öğrenileceğini belirterek, felsefenin hayata geçirilen bir yaşam etkinliği olduğuna dikkat çekmektedir. ‘Felsefi bilgi’ adı verilen bilgi türü ulaştığı muhtevalı bir pozitif bilgiden çok kendini var kılmak adına ortaya koyduğu ‘tavır’ ile anlaşılmak durumundadır. Felsefeci ve filozof kavramları da şüphesiz felsefi bilgilerle donanmış ve böyle bir bilgiyi yansıtan bir tavrı kazanmış kişiler için kullanılmaktadır.
Felsefi bilgiye ve felsefi tavır almaya imkân veren şey, onları belli bir kültür çevresi içerisinde yalnızca muhtevaca belirlemekle kalmayıp sürekli bir dinamizm içinde tutan bir zeminin yani felsefe ortamının olmasıdır. Zira felsefi tavır, felsefenin nasıl inşa edildiği ile ilgili olup, kendine özgü bir dinamizmi de gündeme getirmektedir. Felsefi diyalog ya da tartışma ancak bir kültür çevresinde dinamizme imkân veren böyle bir kültürel zemin varsa gerçekleşebilmektedir. Buna göre felsefede doktrinler demek olan ve zamanla hayatiyetlerini kaybederek birer kapalı statik düşünce sistemi haline gelen cevaplardan çok bu cevapların ortaya çıkmasına imkân veren soruların önemli olduğu görülür. Bu sebeple kendisinde mutlaka bir ilerleme aranması gerekmeyen felsefi birikim bize felsefe tarihi içinde varolmaya devam eden soru dinamizmini yakalatma durumundadır .
Böylece felsefe alanında bir kez ortaya konulduğu vakit tüm zamanlar için geçerli olabilecek bir bilgi hamaliyesinden çok uğraşılan konunun her seferinde daha belirginleştirilmesine imkân tanıyan yaratıcı ve eleştirel (kritik) bir zihin aktivitesinin kişiye kazandırılması amaçlanır. Öte yandan felsefeyi kendi tarihi akışı içerisinde ve çoğu zaman farklı sistemlerin karşılıklı etkileşimleri çerçevesinde ele alma zarureti hissedilir.
Zira felsefi sorular, problematikler, felsefe tarihi adı verilen bir süreklilikte yer alırlar ki onu okumak, onların her seferinde biraz daha açıklığa kavuşarak yeni gelişmeler kazandığını gördüğümüz bir süreci fark edebilmek anlamına gelir. O halde sorular ve soruların bağlı bulunduğu problematikler süregelen bir temayı ve bir tartışma geleneğini zorunlu kılar. Bir tür gelenek demek olan bu dinamik süreklilik bulunmuyorsa felsefenin felsefece kavranmış olması mümkün görünmez. Felsefe bu noktada bir felsefe geleneği işidir. Böyle bir gelenek herhangi bir kültür çerçevesinde oluşturulmamış ise, orada felsefe adına durgunluk ve kargaşa vardır.
Felsefe bir soru dinamizmi doğrultusunda inşa edildiğine göre, ‘bir felsefe sorusunun tipik özelliği nedir?’ sualiyle karşı karşıya kalırız. İnsan yaşamının büyük bir kısmı ‘günlük’ adı verilen bir takım yapıp etmelerle ilgilidir. Yaşamak isteyen doğal olarak ‘eylemek’, eylemde bulunmak durumundadır. Günlük yaşayışımızdaki soruların çoğu eylemlerimizle ilgili olup, pratik alana yönelmiştir. ‘Eylem’ ve ‘soru’ ilişkisine bakıldığında bazen sorunun eylemi başlattığı bazen eylemin soruyu gerektirdiği görülür. Oysaki felsefe sorularının hemen hemen hepsi pratikteki yönelimlerimizin ötesinde yer alan sorulardır.
Hiçbir felsefe sorusu günlük yapıp etmelerin kaçınılmaz bir sonucu değildir. Başka bir deyişle bir felsefe sorusunun doğuşu itibarıyla eylemlerden bağımsız olduğu, hatta günlük eylemler ile bu eylemleri güden soruların akışına aykırı olduğu söylenebilir. Felsefe sorularının sorulduğu yerde günlük eylemlerin pek çoğu büsbütün durur. Salt yaşamanın dayandığı eylemler bir yana, artık eylemde bulunmaya vakit kalmaz .
Felsefe soruları günlük sorulardan yalnızca kökleri itibarıyla ayrılmakla kalmaz. Ayrıca felsefe sorularını cevaplandırma tabanı da-bu soruların kuruluşu gereği-çoğu kez günlük ihtiyaçlarla ilgili soruların, çoğu kez, giderildiği yerde değildir. Zira hiçbir felsefe sorusunun cevabı eylemde ya da yaptırmada bulunmaz. Bir felsefe sorusunda açığa vurulan gereksinmeyi eylemlerle giderebilmek mümkün değildir. Örneğin ‘sokak kapısı açık mı kapalı mı?’ biçimindeki bir günlük soruya yanıt vermek için sözü edilen sokak kapısına gitmek gerekirken ‘bilinç nedir?’ sorusuna yanıt vermek için bir şey yapmak, yaptırmak gereksizdir. Yapılması gereken yapıp etmelerin ötesinde ‘düşünmek’, ‘konuşmak’ ya da ‘yazmaktır.’ Felsefe sorusunun cevabı eylemlerden değil, düşünceden ve dilden geçmektedir .
Diğer taraftan felsefede bilimlerde olduğu gibi herkes tarafından kabul edilen cevaplar ya da sonuçlar da söz konusu değildir. Aynı konuda aynı başlangıç noktasından hareket etmiş ve aynı verileri kullanarak işe başlamış olsalar da kişisel bakış açılarının farklı olmasından dolayı hiçbir filozof bir başkası ile tıpatıp birbirinin aynı düşünceyi ortaya koyamaz. Her filozof, felsefe tarihi sürecini kendi bakış açısıyla değerlendirip eleştirisini yapmak, kendi fikri bütünlüğünü, kendi sistemini oluşturmak durumundadır.
Günlük yaşantımızla ilgili kaygılarla ya da somut bir ürün ortaya koyma amacına dayanan problemlerle ilgili olmayan felsefe soruları dile gelişleri itibarıyla da adeta tek biçimli bir yapıya bürünmüşlerdir. Örneğin Varlık nedir? Madde nedir? Bilinç nedir? Ruh nedir? gibi örneklerde görüleceği üzere felsefe soruları ‘nedir?’ tarzındaki sorulardır. Bu sorularda ‘nedir?’in yöneldiği ‘kavramın ne-olduğu’ sorgulanmakta ve anlaşılmaya çalışılmaktadır. Şüphesiz ‘kaç çeşit bilgi edinme yolu vardır?’ örneğinde de görüleceği üzere nedir biçiminde ifade edilmeyen felsefe sorularıyla da zaman zaman karşılaşılmaktadır ancak bu sorular da aslında ‘nedir?’li soruların kaynağından türetilmişlerdir. Dolayısıyla yukarıdaki ‘kaç çeşit bilgi edinme yolu vardır?’sorusu kolaylıkla ‘bilgi nedir?’ sorusuna geri götürülebilmektedir.
Böylece düşünme etkinliğimiz içerisinde kullandığımız ve ‘kavramların ne-olduğunu’ yani anlamlarını yakalamaya çalışan felsefe sorularındaki nedir? “dışa ilişkin bir ek değil, felsefe sorusunu vareden temeldir.” Ayrıca felsefe sorularındaki bir diğer önemli husus, ‘nedir’li soru ile şaşma (hayret) arasındaki ilişkidir. Felsefe sorusunu oluşturan şey, şaşmaya bağlı bir soru sorma ve araştırma etkinliğidir. Fransız filozofu Marcel, kişiyi felsefi soru sormaya iten temel tecrübenin “şaşkınlık….ya da....şaşkınlık ile hayranlık” arasındaki bir tecrübe olduğunu ifade etmiştir. Felsefedeki ‘nedir?’ sorusu sorgulanan şeyin ‘anlamı nedir?’ sorusundan ayrılamaz. Örneğin ‘bilinç nedir?’ sorusunu soran kişi, bilinç ifadesi karşısında kendisini şaşmadan alıkoyamamış ve bilincin ne anlama geldiğini sorgulamaya girişmiştir.
Dolayısıyla Aristoteles’in de dile getirmiş olduğu gibi felsefeyi felsefe yapan öz, uyumlu evren önünde saygılı şaşkınlıktan doğan gündelik çıkarlar dışında, eleştirici düşünceyle araştırmak, soru sormak, irdelemek, anlamaya çalışmak, sorun görmek, ortaya koymak, çözmeye çalışmak ya da çözüm denemelerinde bulunmaya çalışmaktır.
Felsefi düşünce eleştirel tavra dayalı bir düşüncedir. Sorgulanmamış kabul ya da varsayımları eleştiri süzgecinden geçirerek belirginleştirmeye çalışmak felsefenin görevidir. Eleştiri ise, bilincin, ‘konusu’ ile ‘kendisi’ arasına bir mesafe koyarak konusuna karşıdan bakması ve bu doğrultuda değerlendirme yapmasıdır. Dolayısıyla felsefi düşünce kendisine veri olarak aldığı her tür malzemeyi aklın eleştiri süzgecinden geçirir. Akla dayanan bir soruşturma ve araştırmanın bir sonucu olması bakımından felsefede konu ve kavramların değerlendirmelerinde çelişkili hükümlere, kendi aralarında tutarsız görüşlere yer verilmez. Bu sebeple felsefi düşünce, kendisine sunulan ile yetinmeyerek merak, şüphe, şaşma (hayret) itici güçleriyle hareket ederek, varlık, bilgi ve değerler alanını birlikli bir biçimde kavramaya çalışan bir zihnin ürünüdür. Varlığı bir yönüyle ya da belli açılardan ele alan bilimlerden farklı olarak felsefe varlığın bütününe yönelir. Varlık, bilgi ve değerler hakkında birlikli ve bütünlüklü bilgi elde etme amacını güder.
Bu sebeple felsefe alanında sorgulanan tüm konulardan sonra insana dönerek tüm diğer alanların insan açısından değerinin belirlenmesi gerekmektedir. İnsan bilimlerinin değerlendirmelerinden farklı olarak felsefede insan, kişiliği, evrendeki yeri ve anlamı açısından değerlendirilmesi gereken bir varlıktır. Yani felsefede insan, bilimlere özgü yöntemle objektifleştirilerek ele alınan bir insan olmayıp, değer olma özelliğini kendi içinde taşıyan ve içsel bir biçimde kavranması gereken bir öznedir. Dolayısıyla felsefi bir soru etrafında şekillenen ve varlık kavramı etrafında merkezileşen felsefi bilgi sistematik yönelimli ve bütünlüklü bir bilgi olarak anlaşılmak durumundadır.
Bu durum felsefenin çözümleyici (analitik) ve kurucu (sentetik) bir işlevinin olmasıyla ilintilidir. Zira filozof kendisinin de içinde yer aldığı ve bir parçasını teşkil ettiği dünyayı kavrayabilmek için kendisine sunulan her türlü bilgi, deney, algı, sezgi, sonuçlarından oluşan düşünceyi analiz edip, açıklığa kavuşturur. Ancak bununla yetinmeyerek parçalarına ayrılmış dünyayı analize paralel olan bir diğer düşünme edimiyle üzerinde düşünülmüş, çözümlenmiş, aydınlatılmış malzemeden hareketle yeniden inşa ederek, insana yönelerek birlik ve bütünlüğüne kavuşturur. Buna felsefenin sentetik veya sistemleştirici işlevi adı verilir.
Felsefe, refleksif bir düşünce etkinliğidir. Daha açık bir ifadeyle felsefi düşünce sahip olduğu bilgileri sorgulayan zihnin bir çeşit kendi üzerine dönme hareketidir. Örneğin bir felsefeci doğrudan doğruya doğa, toplum, tarih üzerine eleştirel bir bakış açısıyla yönelebileceği gibi çeşitli bilim dalların tarafından sağlanan malzemeler üzerine de düşünebilir. Sözü edilen bu ikinci özelliği felsefenin refleksif bir düşünce yani bilginin bilgisi olduğu anlamına gelir.
Düşünen ve sorgulayan insan bir kültürel ortam içerisinde yer aldığı için doğal olarak felsefe de bir kültür ortamıyla ilgilidir. Felsefe, hem bu kültürel ortamın bilinci olması itibarıyla hem de bütünün bir parçası olması sebebiyle kültürel ortamla ilgilidir. Bu sebeple felsefenin içinde yer aldığı kültürle organik bir bütünlüğü söz konusudur. Ancak felsefe ile milli kültür arasındaki bu bağ felsefenin evrensellik olayına engel değildir.
Tüm felsefi temellendirmeler, ferdi ve relatif bir yaklaşımla hareket ediyor olsalar da amaçları itibarıyla genele yönelmek durumundadırlar. Yani ele aldığı konu itibarıyla yönelimi açısından felsefe evrenseldir. Örneğin tartışılan varlık bir yönüyle değil bütünüyle varlık iken değerlendirilmesi arzu edilen insan fikri özü ve bütünlüğü içerisinde düşünülen insandır. Söz konusu olan insanın yaşantısı şu ya da bu insanın yaşantısı değil genel olarak insanın yaşantısıdır. Temellendirilmek istenen değerler ise tüm insanların her zaman her yerde yöneldikleri varsayılan değerlerdir. O halde felsefede özgün ve yaratıcı olabilmenin yolu “….konu sınırlandırması yapmaksızın evrensel olanı biz olarak kavratmak; kültürün oluşturduğu şahsiyet bütünlüğü çerçevesinde kendi evrenselimizi ortaya koymaktır. Burada kaynak milli, kavrayış evrensel..” olmak durumundadır.
Kaynak: https://www.kafkas.edu.tdosyalasobedergi/file/003/03%20(14).pdf.pdf)
submitted by bayoglurecep to u/bayoglurecep [link] [comments]


2020.05.24 15:38 iso-belgesi Çok Tercih Edilen ISO Kalite Belgeleri Nelerdir?

Kalite yönetim sistemi denildiğinde ilk akla gelen belge hangisidir? Tabi ki kalite yönetim sistemi. Bunu bir inşaata benzetebiliriz. Tüm yönetim sistemleri içerisinde en çok tercih edilen kalite yönetim sistemidir. Başında başka bir hiçbir ek ifade olmadan sadece "Kalite" yönetim sistemidir. Çoğunlukla iso belgesiyle kastedilen belge bu ISO 9001:2015 belgesidir.
Kalite yönetim sistemi denildiğinde ilk akla gelen belge hangisidir? Tabi ki kalite yönetim sistemi. Bunu bir inşaata benzetebiliriz. Tüm yönetim sistemleri içerisinde en çok tercih edilen kalite yönetim sistemidir. Başında başka bir hiçbir ek ifade olmadan sadece "Kalite" yönetim sistemidir. Çoğunlukla iso belgesiyle kastedilen belge bu ISO 9001:2015 belgesidir.
Bu inşaatın temel atma törenine benzer. En önemli ve dikkat edilmesi gereken esas ve yönetim sistemlerinin hem uygulanması hem yönetilmesi esasıyla bakılırsa dikkatlice hazırlanması gereken sistemdir.
Kalite aslında müşteri ihtiyaç ve beklentilerinin "Kar" getirecek şekilde tatmin edilmesi demektir. Bu tanıma neredeyse birebir uymaktadır. Çünkü ISO 9001:2015 kalite yönetim sisteminin en büyük hedefi firmaların müşterilerini memnun etmeleridir.
Neden mi? Müşteri olmaz ise firmada olmaz. Herhangi bir firma düşünebilir misiniz? Müşteri memnuniyetini ana hedefi olarak belirlememiş olsun! Mümkün değil. İlk hedef daima müşteri şikayetlerini dinlemek ve bu şikayetleri doğru biçimde organize edip sürekli iyileştirme kurgusuna dahil edebilmek.
Bunu sağlayabilmenin ilk yolu nedir? Öncelikle üretimini gerçekleştirdiğiniz tüm ürünlerin müşteri ihtiyaç ve beklentileri ile uyuşuyor olmasıdır. Eğer beklenti müşteri isteklerini değil de sizin kendi isteklerinizi (patronların) karşılıyor ise bu durumda kaliteden söz edilemez.
ISO 9001 kaliteli olmak demektir ama kaliteli ürün demek değildir
Bu ne demek? Aslında çok açık.
"Eğer siz ikinci hatta ve hatta üçüncü sınıf ürün üretiyorsanız bu kalite yönetimine aykırı bir durum teşkil etmeyecektir."
Esas olan işlerin süreçlerin, proseslerin kaliteli yürütülüyor olmasıdır. Kaliteli yürütmek ise ancak yaptığınız yazmak ve yazdığını sürekli geliştirerek yapmaya ve yazmaya devam etmektir. Sürekli revize etmektir yani. Düşünün şimdi sizce de bunun böyle olması gerekmez miydi?
Tarifi yazılı olmayan yemeklerin zincir restoranlara dönüşmesi mümkün olabilir mi? Kesinlikle olamaz. İşte tam bu noktada firmaların kalite prosedürlerini yazmaları eğer yazmışlar ise gözden geçirmeleri gerekiyor.
ISO 22000:2018 Gıda Güvenliği Yönetim Sistemi
Gıda ve gıdaya temas eden, kısaca gıda üretim, dağıtım zincirinin herhangi bir noktasında faaliyetlerini sürdüren gıda firmalarının belgesidir. Bu yönetim sistemi aslında neredeyse gıdacıların 9001'idir desek yanlış olmaz.
O zaman neden kalite yönetim sistemine ihtiyaç duyuluyor? Dediğimiz gibi kalite yönetim sistemini dokuman piramidinin en alttaki büyük parçası gibi düşünün. O olmadan gıda yönetim sistemi olmayacaktır.
HACCP Ne Oldu?
Gıda için tehlikeli ve sürekli kontrol altında tutulması zorunlu gıda dışı riskli temasların önlenmesi gereken noktaların kontrol kriterlerinin belirlenmesi ve yönetilmesine HACCP adı verilir. Gıda için tehlikeli olabilecek kritik noktaların kontrolü diye de bilinir.
Bu ölçülmesi gerekli noktaları kim bilir? Gıda mühendisleri. Gıda firmalarında istihdamı zorunlu olan gıda mühendislerinin asli görevlerinden birisi HACCP dokümanlarının hazırlanmasıdır. Aslında dokümanların doldurulması ve takibinin yapılmasıdır.
Eğer laboratuvar analizleri yapılıyorsa (su analizleri gibi) bunlarında kayıt altına alınması ve düzenli kayıtların tutulması zorunludur.
HACCP Zorunlu Mu?
Gıda firmaları için HACCP belgesi artık yok. Sadece uygulamaları yani kayıtları isteniyor. Kim istiyor HACCP kayıtlarını? İlçe Tarım Müdürlükleri özellikle ilk defa faaliyete geçecek olan gıda tedarik, üretim zincirinde yer alma talebinde bulunan firmalardan istemektedir.
ISO 14001:2015 Çevre Güvenliği Yönetim Sistemi
Çevreyi, doğayı korumak herkesin görevi. Ancak firmaların bu görevi ifa edebilmesi bir yönetim yapısı mantığıyla mümkün olabilir. Profesyonel yaklaşım muhakkak gereklidir. Bu amaçla çevre yönetim sistemlerinin uygulanmasında eğer fabrika var ise çevre mühendisi çalıştırmak yasal zorunluluktur.
Öncelikle firmanın fabrika alanında çevresel etkileri tespit edilir. Çevre mühendisi gözetiminde elde edilen çevre etki boyut raporuna göre gerekli önlemler alınır. DİF kayıtları açılmalı çevre planları hazırlanmalıdır.
Tüm bu aşamalardan sonra zaten firmada kurulu olduğunu varsaydığımız ISO 9001'in üzerine çevre yönetim sistemi ile entegre edilerek sonuç alınır.
Süreç tamamlandığında belgelendirme firması tarafından denetim gerçekleştirilir ve uygun görülürse sertifikasyon sağlanarak bir yıl geçerli çevre ISO kalite yönetim sistemi belgesi firmaya teslim edilir.
ISO 45001:2018 İş sağlığı ve Güvenliği Yönetim Sistemi
Eski OHSAS yönetim sistemi İngiltere'nin idi. 2018 yılında ISO tarafından yeni kalite yönetim sistemleri üst yapı mantığına yani on maddelik yönetim sistemi alt yapısına işyeri güvenliği, işçi sağlığı ve iş güvenliği kuralları yazılarak 45001 modeli standart olarak geliştirildi.
Bunun içerisinde meslek hastalıklarından, iş kazalarına, olay yönetimine kadar firmada tüm iş ile ilgili güvenlik kapsamında tedbirlerin yazılarak planlanması isteniyor. Bunları sağlayan firmalara iş ve iş güvenliği sertifikası verilmek üzere dış denetim gerçekleştiriliyor.
Eski OHSAS yenisine geçiş ortalama üç yıllık geçiş izni aralığını firmalara tanıyor. Belirtilen süre içerisinde eski belgelerin kullanılmasına izin verilecek. Geçiş süresi tamamlanmadan önce bağlı bulunulan belgelendirme kuruluşu size mutlaka gerekli bilgiyi verecektir.
Kalite, çevre, gıda güvenliği ve iş sağlığı ve güvenliği iso kalite belgeleri hakkında daha fazla detay için Adl Belge’yi ziyaret edebilir, iso belgeleriyle ilgili son gelişmeleri web sitemizden takip edebilirsiniz.
ISO belgeleri sadece 9001, 14001, 22000 ve 45001 ile sınırlı değildir. ISO’nun geliştirdiği binlerce kalite yönetim standartı arasında burada zikrettiklerimiz sadece birkaç tanesidir.
Kaynak: https://www.haberinioku.com/cok-tercih-edilen-iso-kalite-belgeleri-nelerdi179503/
submitted by iso-belgesi to u/iso-belgesi [link] [comments]


2020.05.13 14:04 bipobat Doların rezerv para olması ve Türk parası kullanıp uçma muhabbeti

Dün beklediğimden fazla olumlu dönüş aldım ve bu konulara ilginin oluşu beni sevindirdi. Konu içerisinde yer alan ve sonraya bıraktığım veya yorumlarda sorulan birkaç konuyu zaman zaman, sıra sıra ve arayı fazla açmadan, basit şekilde açıklamaya çalışacağım. Bazı şeyleri kafada oturtmak gerektiği için Türkiye ekonomisinin geleceğe yönelik adımlarından ilerleyen günlerde, konular özümsendikten sonra bahsetmek daha sağlıklı olacak gibi. O yüzden bugün yine temel bir konuyu, doların neden bu kadar önemli olduğunu, TL'nin neden doların yerini alamayacağını tarihten birkaç notla aktarmaya çalışacağım. Burada anlatılanları herhangi bir tarafa övgü ya da yergi olarak değil, tarihin gerçekleri olarak görmekte fayda var. Buradan sonraki 3 paragraf biraz tarih dersi gibi. Önemsemiyorsanız ekonomiyi ilgilendiren asıl kısma geçebilirsiniz, buradan sonraki 4. paragrafın başına yazdım.
Öncelikle doların ve TL'nin şu anki yerlerini nasıl aldıklarını anlamak için coğrafi keşiflere kadar gitmek gerekiyor. Ayrıntılı tarih bilgisi vermemek için yüzyıllara göre genelleyeceğim ve 19. yüzyıla hızlıca geçeceğim, ilgi duyanlar araştırabilir. Avrupa 15, 16, 17 ve 18. yüzyıllarda savaşlara rağmen sömürge faaliyetlerini verimli şekilde gerçekleştirdi. Başta İspanya ve Portekiz, ardından Britanya ve Fransa yayılmacı sömürge imparatorlukları haline geldi. Zaten emperyalizm dediğimiz olgu da Avrupa'nın bu yayılmacılığı ile aynı anlamda kullanılıyor. Kapitalizm ile ilişkili olsa da eş anlamlı değiller, gerekirse sonra buna da değiniriz. Bu süreçte Avrupa yayılıyor, Osmanlı'nın tekelinde olan ticaret yollarına alternatifler buluyor ve ikamesiz ticari ürünler ve ham maddeler keşfediyor. Osmanlı, zaten yeterince büyük olan sınırları ile yetinirken Avrupa ile ticari anlaşmalarını koparmamak için geniş kapsamlı kapitülasyonlar yani ekonomik tavizler veriyor, sırası ile duraklama ve gerileme dönemlerine giriyor. ABD ise 15. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar Avrupalı devletlerce anca kolonileştirilirken, 18. yüzyılda Amerikan Devrimi ile bağımsızlığını kazanıyor ve devlet halini alıyor. Hızlandırılmış tur bitti.
  1. yüzyılda Sanayi Devrimi olurken, Avrupa'da başta Birleşik Krallık olmak üzere emperyal devletler ham maddeye ve teknolojiye hakim konumdaydı ve dünyanın finans merkezi İngiltere'ydi. Bu ülkeler sömürgelerden ve yağmalardan elde ettiklerini üretimde çok akıllıca kullanarak inanılmaz bir üretim fazlası elde ettiler. Üretim fazlası, toplumun kendine yeten üründen çok daha fazlasını elde ederek bunu ticarette kar sağlamak adına kullanması anlamına geliyor. Avrupa sonrası ABD ve Japonya gibi ülkeler de endüstriyelleşmeden payını alırken Osmanlı ise halen görece geniş olan topraklarını elde tutmak için sanayileşmeye yönelik adımlarını kar sağlayacak unsurlardan çok askeri alana attı.
  2. yüzyıl sonlarında gelişen Avrupa ve Asya kıtaları üzerindeki gerginlik, 20. yüzyılda savaş olarak patlak verince ABD bekle-izle-dahil ol politikası izledi. Hatta ABD dahil olana kadar bu savaşı Dünya Savaşı olarak değil Avrupa Savaşı olarak andı. Önce bekledi, kazanacağını ön gördüğü tarafı tespit etti ve ardından bir bahane ile dahil olarak süreci hızlandırdı. 1. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı yıkılırken, Avrupa ekonomik olarak bir gerileme kaydetti, ABD ise izole olmasının avantajlarından yararlandı. Üzerine bir de 2. Dünya Savaşı gelince Avrupa iyice zarar gördü. ABD yine 1. Dünya Savaşı'na benzer bir politika izledi. Avrupa zaten kaybetmekte olduğu kolonilerine birer birer veda ederken, ABD hem bulunduğu kıtada hem de Pasifik'te adım adım yayıldı. 2. Dünya Savaşı'ndan karlı çıkan iki devlet vardı; ABD ve Sovyetler. Fakat Sovyetler'in sosyalist yönetim mantığı Avrupa açısından kabul görecek türden değildi. Sovyetleri tehdit olarak gören Avrupa, durmadan yardımlar ile kendisine destek çıkan ABD dominantlığındaki NATO'ya katıldı. Türkiye ise coğrafi konumunun ve toyluğunun azizliği nedeniyle devamlı diken üstünde, iki tarafa da ne uzak ne de yakın olabilen bir politika izlemek zorunda kaldı.
Şimdi ekonomiyi ilgilendiren asıl kısım geliyor. Normalde banknot sistemine geçişin temelinde devletlerin merkez bankası kasalarındaki altın külçe miktarına göre para basma hakları olması yatıyor. O zamana kadar tek metal ve çift metal diye, altın ve gümüşün kullanımına dayalı sistemler var ancak verimli olmadığından terk ediliyor. Daha sonra paranın altına çevrilebilme yeteneğini temel alan bir sistem olsa da (Goldsmith dönemi) altının fiziki talebi durumunda yaşanan sıkıntılar nedeniyle altın külçe karşılığı para basma yaygınlaşıyor ve altının fiziki talebinin önüne geçilmeye çalışılıyor. İkinci dünya savaşı ile birlikte Sovyetlerden çekinen ve ekonomik olarak varlıklarını savaşa yatıran Avrupa, ABD'nin desteklerini kabul ediyor. Fakat ABD'nin kafasında uluslararası ticareti kolaylaştırmak ve sermaye havuzu oluşturmak adına kullanılabilecek bir ortak para sistemi var. Çünkü satın alan bir taraf olmazsa ortada ne ticaret olur ne de kar. Bu sisteme göre her ülkenin parasını dolara endekslemesi, doların sabit döviz kuru yani karşılık para görevini üstlenmesi söz konusu. Doların değeri ise altın üzerinden hesaplanıyor. Biz buna Bretton-Woods sistemi diyoruz. 1944 yılında Doğu Bloğu hariç 44 ülke bu sisteme -seve seve- imza atıyor. Bu anlaşma aynı zamanda Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası (WBG) kurumlarının temelini atıyor.
Fakat 1971 yılında Vietnam Savaşı ile ekonomik sıkıntılar yaşayan ABD para basmak istiyor. Ama para basmak için kendi anlaşmasına göre altın karşılığına ihtiyacı var. ABD'de bu durumda anlaşmayı ben yaratmadım mı arkadaş, kaldırıyorum altın karşılığı zorunluluğunu diyor. Ve tarihte ilk kez karşılıksız para basma eylemini gerçekleştiriyor. E ne güzel hadi karşılıksız para basalım, çok paramız olsun diye düşünebilsek de o işler öyle yürümüyor. ABD'nin oturttuğu sistem o yıla kadar öyle bir yer ediyor ki, herkes dolar karşılığında borç alıyor, borç veriyor ve ticaret yapıyor. 50-100 yıllık anlaşmalar dolar üzerine çoktan yapılıyor, hibeler çoktan veriliyor, rezervler oluşturuluyor. Birinci dünya ülkeleri, karşılıksız para basma sonucunda piyasada para fazlalığı olmasın diye birbirlerinin merkez bankası altın ve dolar rezervlerini takip edip ona göre birbirlerinin "itibarını" belirliyor. Kağıt üstünde kalksa da ülkelerin dolara bağımlılığı itibara dayalı olarak oluşturulan SDR'ler ile bir nevi garanti altına alınıyor. SDR aslında bir çeşit rezerv kontrol sistemi gibi, IMF ülkelerin dolar rezerv miktarına ve itibarlarına göre belirlenen SDR'leri uluslararası para birimi olarak görüyor. O nedenle günümüzdeki para sistemine itibari para sistemi adı veriliyor ve dolar ve SDR'ler bu itibarı belirleyen önemli değerler olarak görülüyor.
Şimdi elimizde kendini itibar göstergesi olarak tutunduran dolar ve bırakın itibar sahibi olmayı tüm bunların yaşandığı süreçte darbeler ve ekonomik krizlerle boğuşan bir Türkiye var. Türkiye maalesef Kore'ye asker göndermesi ve Kıbrıs Harekatı dışında uluslararası saygınlık edinemiyor. Çökmüş Osmanlı'dan sonra büyük borçlar ve ekonomik sıkıntılarla kurulan genç cumhuriyet, köklü yeri olan ABD ve planlı şekilde yeniden yapılanan Avrupa karşısında çok da varlık gösteremiyor. Doğal olarak TL de yaygın ve yüksek itibarlı bir para birimi haline gelemiyor. Türk parası kullanırsak dünya lideri oluruz hipotezi ilk olarak burada patlıyor. Söz gelimi Türkiye ben artık TL ile işlem yapacağım diyebilir. Demek bedava ama kimle yapacaksın? Kim kasasında senden mal alacak kadar TL tutuyor ya da senin TL ile ödeme yapmanı kim kabul edecek? Azerbaycan dahi kasasında o hacimde bir TL tutmuyor, hatta Türkiye ile dolar bazında anlaşma yapıyor. Çünkü ülkeler uluslararası para ticaretlerini dolara endekslemiş durumdalar, senden TL alırsa akışı sağlamak için bir de swap bulmak zorunda kalacak. Bu nedenle bu dünya lideri olma muhabbeti çöküyor.
Ama diyelim ki Türkiye inat etti, hayır ben ülkelerle, en azından benimle karşılıklı alışverişlerinde kullanabilmeleri için TL ile anlaşma yapacağım dedi. Bu da Türkiye'nin yakın dönem kötü yönetimi nedeniyle mümkün görünmüyor. Türkiye'nin böyle bir adım atması için önce kasasında kendi dış borcunu karşılayacak dolar rezervi olması gerekiyor, rezerv ve borç sorunlarına dün değinmiştim. Yoksa ticari vade ile borç vadesini birbirine denk getiremez. Yani borçların ödenme zamanı geldiğinde ticaretten elde etmesi gereken dolar hacmini sağlayamaz. O nedenle TL'nin doların yerini alması çok da olası görünmüyor. Hatta bu konuda inat etmek ülke ekonomisinin aşırı içe kapanmasına, ticari anlaşmaların bozulmasına ve hatta notalara neden olabilir.
Her ne kadar son dönemde Çin ve kripto paralar yükselen değerler olsa da şu an için geçerli para dolar. Kripto para birimleri henüz kendilerine yasal bir düzlem bulamadılar, çünkü ülkelerin itibari para sistemini çökertme ihtimalleri var. Belki önümüzdeki dönemde Yuan yeni bir ticaret birimi olabilir ancak Çin'in de aşması gereken baskıcı yönetim, gelir dengesizliği ve insan hakları gibi ön yargılar var. Tabii buna oturmuş düzenden vazgeçmenin maliyetini de eklediğimizde en azından önümüzdeki 25 yılda tam anlamı ile doları yerinden etmek olası görülmüyor. Ama ekonomide değişim her zaman aranan bir durum. Yani dolar şu an zorunlu olsa da kutsal ve ebedi olması mümkün değil. Atlandığını düşündüğünüz ya da daha da açmak istediğiniz noktaları, yine herkesin anlayabileceği şekilde yazmaya özen gösterin lütfen. Birçok ayrıntıyı atlayıp olabildiğince kısa tutmaya çalışsam da yine de biraz uzun oldu ama okuduğunuza değdiğini umuyorum.
submitted by bipobat to KGBTR [link] [comments]


2020.05.07 18:42 Encaladium Hukuk ve Hukuk Sistemleri üzerine,

Hukuk ve Hukuk Sistemleri üzerine,

https://preview.redd.it/be0erljzfdx41.jpg?width=903&format=pjpg&auto=webp&s=ff58d2b5dbab28ef17d5eebdc1530b536c7fbfe7
Hukuk sistemleri neden gerçeğin peşinde koşmak yerine düzeni korur?
Fakültede bir hocamız "bize 3 tür hukuk vardır" demişti. "İdeal hukuk, kara kaplıda yazan ve uygulanan hukuk. İlkinin peşinden gidin, ikinciyi kullanın ama üçüncünün varlığını da hiç aklınızın köşesinden çıkarmayın."
Bu üçüncü neden var? Adalet sistemi neden gerçeklerin peşinden koşmaz?
Sadece satılmış olduğundan mı? Bazen, evet. Ama onu zaten izah etmeye gerek yok. Benim derdim diğer zamanlar. Dürüst, ahlaklı, liyakat sahibi Hukukçular neden düşer peki bu çukura?
Genelde sanıldığının aksine hukuk sistemleri adil olmak için filan değil, Harari'nin de işaret etmiş olduğu üzere mevcut toplumsal düzenin korunmasına ilişkin oluşturulmuş kurumlardır. Ve bu, sadece bugüne veya Türkiye'ye özgü bir durum da değildir. Bu, tarih boyunca tüm toplum ve medeniyetler için geçerlidir.
Adalet kavramının soyutluğu ve her kültüre, tarihe göre değişmesi değil burada kast edilen.
Hukuk sistemi dediğiniz şey "Kanun Koyucu" dediğimiz yapının/kişinin oluşturduğu kanunlara tabiidir ve onlara göre karar verir. Bu "Kanun Koyucu" zaman ve mekana göre parlamento da olur bir kral da, bir Cumhurbaşkanı da olabilir bir peygamber de. Fark etmez.
Fakat "yazılı kanun" hukuk sisteminin sadece yarısıdır.
Bunun bir diğer yarısı vardır, bu sınırlı sayıdaki soyut yazılı kanunların/kuralların sonsuz sayıdaki somut olaya uygulanması. İşte burada çarşı pazar karışır.
Burada beklentiniz "adalet" olmalı değil mi?
Peki.
Ama hangi adalet? Kime ve neye göre?
Mevcut toplumsal düzenin korunmasına göre. Yani, o toplumun ortalamasına göre diyelim. Eğer o toplum namus cinayetini meşru görüyorsa ona "kasten adam öldürme" suçunda kallavi bir indirim yaparsınız. Toplum devlete bir kutsallık atfediyorsa sistem vatandaşını devlete karşı suçlarda daha ağır cezalandırılırken devletini ve onu oluşturan memurların vatandaşa karşı suçlarına ise daha anlayışlı yaklaşacaktır. Hukuk sistemi bunu sanıldığının aksine bilinçli olarak da yapmayacaktır zira o sistemde her türlü dünyevilikten azade, soyut ve tanrısal bir varlık değildir. Onu oluşturan ve her türlü insanevladı gibi çeşitli çelişki ve zayıflıkları barındıran, yer aldığı toplumun içinde büyümüş ve o toplumun değerleriyle yetişmiş bireylerden oluşan rahip, kadı, asker, hakim, savcı, polis vs.'den oluşmaktadır.
Yani sonuç olarak; kanun yapıcısıyla da, kanunuyla da, uygulayıcısıyla da, uygulanma biçimiyle de zamanının ve koşullarının oluşturduğu ortalama bir düzene göre şekil alır hukuk sistemi. Bu "düzen" kelimesi önemli, atın onu cebe birazdan lazım olacak. Ve hayır ergen espiri ve kelime oyunlarını da lütfen kendinize saklayın.
Buradan kitaplarda yazan o klasik tanımlara geri dönelim isterseniz;
Hukuk sisteminin geleneksel tanımına bakarsanız; "bir hukuk sistemi; adil bir biçimde, adalet gözetilerek kanunların uygulanması sonucu adaletin temin edilmesini sağlar".
Burada bizi ilgilendiren kısım hukuk sistemlerinin şu "kanuna göre" karar verme kısmıdır. Bu güzel cümlemizin bir okunuşu da hukuk sisteminin "gerçek" ile "düzen" arasında kaldığında seçimi kanundan, yani düzenden yana olacağıdır. İstisnai de olsa aksi bir duruş sergileyerek gerçeğin peşinde cesur kararlar veren mahkemeleri ve hukukçuları tenzih ederiz tabii. Ama bunlar kaideyi bozamamışlardır. Hukuk sistemleri için kanun, yani düzen, gerçeklerden daha önemlidir.
Bu "düzen" ile ilgili İkinci kısım ise, "yenilik" ve "değişim" meselesinde ortaya çıkar. "Yenilik" ve "değişim" düzen karşıtı şeylerdir. Aslında bunun oldukça mantıklı bir açıklaması vardır;
Teşkilatlar ve sistemler; yaratıcılığı destekleyecek tarzda değil, büyük çapta aynı şeyleri mümkün olduğunca tekrar ve tekrar yapacak şekilde yapılandırılırlar çünkü insanların beklentisi sürekli değişim değil, tutarlılık ve güvenilirliktir. Bu yüzden yönetimler,yeniliklere çekimser yaklaşır, değişim ve istikrar aynı elde edilmesi çok zor hedeflerdir. Modern makro ekonomide de halen en geçer akçedir tutarlılık ve güvenilirlik.
İşte bu yüzden hukuk sistemi yeniye ve değişikliklere karşıdır, tepkilidir. Mesela, gençlere, eşcinsellere, toplumdan farklı düşünen bireylere... Çoğaltın listeyi çoğaltabildiğiniz kadar.
Bunlar sadece Türkiye'ye özgü şeyler değildir, zamandan ve mekandan azadedir. Zira; eğer sorun gerçeğe uygun adil karar vermek veya "adalet" olsaydı evet, bugün dünya üzerinde gene tüm insanlıkça üzerinde anlaşılmış sadece bir hukuk sistemi bulunmazdı ama görece birbirine yakın birkaç sistem arasında kalırdık. Fakat Babilden Kuzey Koreye kadar her tarih ve ülkede farklı bir hukuk sistemi kurulmuş ve işlemiştir.
Siz de bir herhangi bir yer ve zamana ait bir yargı kararını veya bütün bir hukuk sistemini yorumlarken yada herhangi bir konuda değerlendirirken, hatta ve hatta her ne sebepten olursa olsun bir hukuk sistemine başvururken bu persfektif ile bir değerlendirme yapın. Herşeyin çok daha açık ve anlamlı bir hal aldığını göreceksiniz.
Zorunlu Edit: Arkadaşlar bu yazı elbette hukukun sadece bir kısmına ilişkindir, o da öncelikle şu;
"Hukuk sistemleri neden gerçeğin peşinde koşmak yerine düzeni korur?"
Bu yüzden yorumlarında içeriğe ve usluba yönelik eleştiriler doğrultusunda yazının girişini değiştirdim. Hepsi için teşekkür ederim.
Elbette TÜM HUKUK kavramı üzerine yazmak beni aşacağı gibi buraya da sığmaz muhtemelen. Ve yukarıda yazılanları biliyor da olabilirsiniz. Bu görüşleri haklı veya haksız da bulabilirsiniz elbette. Ama buradaki amacım bir sistem savunması yapmak değildir. Bir olguyu kendi dayanaklarım ile, sebep sonuç ilişkisinde açıklamaya çalışmaktan ibarettir.
submitted by Encaladium to Turkey [link] [comments]


2020.05.02 21:07 Hydra_11 ngsbahis213 / ngsbahis 213 - Ngsbahis Yeni Giriş Adresi

ngsbahis213 / ngsbahis 213 - Ngsbahis Yeni Giriş Adresi
NGSBAHİS GİRİŞ İÇİN TIKLAYINIZ
Oyun kategorileri açısından diğer bahis sitelerinden hiçbir farkı bulunmayan sitenin finansal işlemlerde göstermiş olduğu performans ile güvenilir bahis siteleri arasına girmesine neden olmuştur. Birincisi merdiven altı olarak yurt içinde tamamen yasadışı çalıştırılan sitelerdir ve bunlardan kesinlikle uzak durulmalıdır.
Ayrıca, bu sitede oynayacağınız casino oyunlarına da ilk kez para yatırıp, bu para ile oyun oynadığınızda 3000 TL kadar hoş geldin bonusu kazanıyorsunuz. Spor bahisleri kapsamında ngsbahis213 sitesi tarafından ele alınan seçenekler farklı branşları ve ligleri içererek aynı zamanda da canlı bahis ile yüksek oranları ile de fazlasıyla dikkat çekecek bir konumda yer alması ile bilinecektir. Sitenin merkezi ülkemizde olmadığı ve casino içerikli yayınlar yaptığı için erişimlere kapatılmaktadır.
Bir süreç gerektiren lisans alımları aynı zamanda ücret ödemelerini de zorunlu kılmaktadır. Uzak bir ülkede olmanın avantajı ile kullanıcıların paralarını alıp ortadan kaybolan, ki internette kaybolmak gayet kolaydır, bahis sitelerinden mağdur olan bahisçi sayısı azımsanamaz. Firmanın kendine has özellikleri ve kampanyalarının bulunması bahis tutkunlarını oldukça memnun etmektedir.
https://preview.redd.it/nsmnockbhew41.png?width=1638&format=png&auto=webp&s=902889aaf26d3aa65c70620057ecf6523115ee0c
Bu yüzden bonus veren bahis siteleri arasında her zaman da öncü konumda olarak bulunmaktadırlar. Spor bahisleri kategorisine girerek; futbol, tenis, basketbol, hentbol ve ragbi gibi çeşitli spor dalları üzerine bahis yapabilirsiniz. Yüksek güvenlik önlemleri altında çalışan ngsbahis 213 bahis sitesi, kendi güvenliğini ve kullanıcı güvenliğini oldukça önemsemektedir. Türkiye’de Cascade altyapısını kullanan sitelere genel olarak güven duyuluyor.
Siteye üye olup para yatırmak isteyen bir kişi karşısında popüler kripto paraların tamamını bulacak. Firma, genel itibarı ile güvenlik yönünden ve diğer tüm aranan nitelikler yönünden yeterli ve etkin bir yapı ile karşımıza çıkıyor. İkinci para yatırma bonusunu alabilmek için ilk para yatırma işleminizi yaptığınız tarihten itibaren 30 gün içerisinde ikinci para yatırımınızı yapmanız gerekmektedir. Piyasadaki canlı casino oyunlarının güvenlikleri lisans sonrasında yazılım firmaları ile de ilişkilidir. Promosyon ve özendirme açısından çok sayıda avantajlı fırsat sunan ngsbahis 213 bahis sitesi, bahis siteleri arasında dikkatleri çekmeyi başarmaktadır.
NGSBAHİS YENİ ADRESİNE GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 56, 57, 58, 59, 60, 61, 62, 63, 64, 65, 66, 67, 68, 69, 70, 71, 72, 73, 74, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 83, 84, 85, 86, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 123, 124, 125, 126, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161, 162, 163, 164, 165, 166, 167, 168, 169, 170, 171, 172, 173, 174, 175, 176, 177, 178, 179, 180, 181, 182, 183, 184, 185, 186, 187, 188, 189, 190, 191, 192, 193, 194, 195, 196, 197, 198, 199, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 228, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240, 241, 242, 243, 244, 245, 246, 247, 248, 249, 250, 251, 252, 253, 254, 255, 256, 257, 258, 259, 260, 261, 262, 263, 264, 265, 266, 267, 268, 269, 270, 271, 272, 273, 274, 275, 276, 277, 278, 279, 280, 281, 282, 283, 284, 285, 286, 287, 288, 289, 290, 291, 292, 293, 294, 295, 296, 297, 298, 299, 300, 301, 302, 303, 304, 305, 306, 307, 308, 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315, 316, 317, 318, 319, 320, 321, 322, 323, 324, 325, 326, 327, 328, 329, 330, 331, 332, 333, 334, 335, 336, 337, 338, 339, 340, 341, 342, 343, 344, 345, 346, 347, 348, 349, 350, 351, 352, 353, 354, 355, 356, 357, 358, 359, 360, 361, 362, 363, 364, 365, 366, 367, 368, 369, 370, 371, 372, 373, 374, 375, 376, 377, 378, 379, 380, 381, 382, 383, 384, 385, 386, 387, 388, 389, 390, 391, 392, 393, 394, 395, 396, 397, 398, 399, 400, 401, 402, 403, 404, 405, 406, 407, 408, 409, 410, 411, 412, 413, 414, 415, 416, 417, 418, 419, 420, 421, 422, 423, 424, 425, 426, 427, 428, 429, 430, 431, 432, 433, 434, 435, 436, 437, 438, 439, 440, 441, 442, 443, 444, 445, 446, 447, 448, 449, 450, 451, 452, 453, 454, 455, 456, 457, 458, 459, 460, 461, 462, 463, 464, 465, 466, 467, 468, 469, 470, 471, 472, 473, 474, 475, 476, 477, 478, 479, 480, 481, 482, 483, 484, 485, 486, 487, 488, 489, 490, 491, 492, 493, 494, 495, 496, 497, 498, 499, 500, 501, 502, 503, 504, 505, 506, 507, 508, 509, 510, 511, 512, 513, 514, 515, 516, 517, 518, 519, 520, 521, 522, 523, 524, 525, 526, 527, 528, 529, 530, 531, 532, 533, 534, 535, 536, 537, 538, 539, 540, 541, 542, 543, 544, 545, 546, 547, 548, 549, 550, 551, 552, 553, 554, 555, 556, 557, 558, 559, 560, 561, 562, 563, 564, 565, 566, 567, 568, 569, 570, 571, 572, 573, 574, 575, 576, 577, 578, 579, 580, 581, 582, 583, 584, 585, 586, 587, 588, 589, 590, 591, 592, 593, 594, 595, 596, 597, 598, 599, 600, 601, 602, 603, 604, 605, 606, 607, 608, 609, 610, 611, 612, 613, 614, 615, 616, 617, 618, 619, 620, 621, 622, 623, 624, 625, 626, 627, 628, 629, 630, 631, 632, 633, 634, 635, 636, 637, 638, 639, 640, 641, 642, 643, 644, 645, 646, 647, 648, 649, 650, 651, 652, 653, 654, 655, 656, 657, 658, 659, 660, 661, 662, 663, 664, 665, 666, 667, 668, 669, 670, 671, 672, 673, 674, 675, 676, 677, 678, 679, 680, 681, 682, 683, 684, 685, 686, 687, 688, 689, 690, 691, 692, 693, 694, 695, 696, 697, 698, 699, 700, 701, 702, 703, 704, 705, 706, 707, 708, 709, 710, 711, 712, 713, 714, 715, 716, 717, 718, 719, 720, 721, 722, 723, 724, 725, 726, 727, 728, 729, 730, 731, 732, 733, 734, 735, 736, 737, 738, 739, 740, 741, 742, 743, 744, 745, 746, 747, 748, 749, 750, 751, 752, 753, 754, 755, 756, 757, 758, 759, 760, 761, 762, 763, 764, 765, 766, 767, 768, 769, 770, 771, 772, 773, 774, 775, 776, 777, 778, 779, 780, 781, 782, 783, 784, 785, 786, 787, 788, 789, 790, 791, 792, 793, 794, 795, 796, 797, 798, 799, 800, 801, 802, 803, 804, 805, 806, 807, 808, 809, 810, 811, 812, 813, 814, 815, 816, 817, 818, 819, 820, 821, 822, 823, 824, 825, 826, 827, 828, 829, 830, 831, 832, 833, 834, 835, 836, 837, 838, 839, 840, 841, 842, 843, 844, 845, 846, 847, 848, 849, 850, 851, 852, 853, 854, 855, 856, 857, 858, 859, 860, 861, 862, 863, 864, 865, 866, 867, 868, 869, 870, 871, 872, 873, 874, 875, 876, 877, 878, 879, 880, 881, 882, 883, 884, 885, 886, 887, 888, 889, 890, 891, 892, 893, 894, 895, 896, 897, 898, 899, 900, 901, 902, 903, 904, 905, 906, 907, 908, 909, 910, 911, 912, 913, 914, 915, 916, 917, 918, 919, 920, 921, 922, 923, 924, 925, 926, 927, 928, 929, 930, 931, 932, 933, 934, 935, 936, 937, 938, 939, 940, 941, 942, 943, 944, 945, 946, 947, 948, 949, 950, 951, 952, 953, 954, 955, 956, 957, 958, 959, 960, 961, 962, 963, 964, 965, 966, 967, 968, 969, 970, 971, 972, 973, 974, 975, 976, 977, 978, 979, 980, 981, 982, 983, 984, 985, 986, 987, 988, 989, 990, 991, 992, 993, 994, 995, 996, 997, 998, 999
submitted by Hydra_11 to u/Hydra_11 [link] [comments]


2020.04.24 12:48 pricemonitoring Fiyat Takibi Hakkında Tüm Bilgiler

Fiyat Takibi Hakkında Tüm Bilgiler
Fiyat takibi kişinin fiyatlandırma stratejisinin optimizasyonu amacı ile iç ve dış değişken fiyatların analizinin yapılmasıdır. Rakiplerin fiyatlarının gerçek zamanlı olarak bugüne kadar fiyat takibi sayesinde kontrolü ve analizi gerçekleştirilebilir. Fiyat analizlerinin gerçekleştirilmesinde teknolojinin her alanda kendini gösterdiği çağımızda yazılımlar ile yapılmaktadır. Yazılımlar ile kısa sürede analiz için gerekli veri depolaması, karşılaştırmaları kolaylıkla yapılabilmektedir. Yazılım sistemlerine eklenen yeni özelliklerle de analiz sürecinde elde edilen veri ve değerlendirme yelpazesi genişletilebilmektedir.
Fiyat Takibi
E-ticaret firmalarına otomatik fiyat takibi imkanı veren bazı özel yazılımlar ise firmaların işini bir hayli kolaylaştırmaktadır. Bu yazılımlar, profesyonel ekipler tarafından hazırlanmakta ve emek verilen bir süreç sonunda firmaların kullanımlarına hazır hale getirilmektedir. Yazılımlar deneyim ve kontrol aşamalarından geçerek etkinlikleri üzerine sonuçlar elde edilmektedir. Amaç, müşterilerin ihtiyaç ve talepleri, piyasadaki rekabet de dikkate alınarak en iyi ve üstün sonuçlar verebilen hata oranı sıfır olan güvenilir, lisanslı ve özgün yazılımlar üretmektir.
Otomatik fiyat takibi, dünyanın herhangi bir ülkesinden her ölçekte e-ticaret firmasının ihtiyaç duyduğu rekabet analizlerini en iyi ve hızlı bir şekilde yapabilen bir sistemin adı. Otomatik fiyat takibi, firmalar için son derece önemli çünkü firmaların gereksinim duyduğu ama kendisinin gerçekleştiremediği bir rekabet analizi sistemini firmada çalışan yetkili kişilerin gözleri önüne seriyor. Risk analizleri ve değerlendirme raporları oluşturularak hedef ve yöntemlerin belirlenmesinin yapılmasının temelini oluşturuyor. Satış firmalarında satış hedefi ve satış yöntemlerinin tespiti ise hayati bir nokta.
Otomatik fiyat takibi olanağı sunan bazı yazılımlar, bu konuda yardıma ve yönlendirmeye ihtiyaç duyan firmaların en büyük destekçisi ve yardımcısı. E-ticaret firmalarına otomatik fiyat takibi yapabilme imkanı sunan bu yazılımlar, firmaların işlerini kolaylaştırmakla birlikte rekabetin yoğun olduğu sektörde firmaların ayakta kalmaları konusunda oldukça faydalı bir işlev görüyor. Doğru bir fiyat takibi ve rekabet analizi profesyonel olarak hazırlanan yazılımlar ile mümkün.
Bu konuda PriceRest gibi tüm dünyadaki e-ticaret firmalarına yaratıcı ve profesyonel bir fiyatlandırma ve fiyat takibi çözümleri sunan deneyimli, bilgili ve teknolojiyi yakından takip eden firmalara başvurmak ilk adım. Böylece rekabetin sıcak olduğu e-ticaret hayatında rakip firmaların fiyatlarını anında takip edebilmek, akıllı, yapay zeka algoritmaları ile onların önüne geçmeniz mümkün. Hepsiburada, n11, Gittigidyor, Trendyol, Amazon, EpttAvm gibi online alışveriş alanlarındaki satışlarda rakiplerinizin önüne geçmekle kalmayıp mesafeyi yetişemeyecekleri şekilde açmanızda mümkün.
Zor ve karmaşık süreçleri de içeren e-ticarette meydana gelen yenilik ve değişiklikler konusunda firmalar yeterli donanıma sahip değillerse etkin online fiyat takibi hizmetlerini alarak güçlü bir strateji oluşturmaları mümkün. Online fiyat takipleri sayesinde firmalar, küresel pazarda yer almanın avantajlarını değerlendirebileceklerdir. Yerel pazardaki bilgi ve deneyim, uluslararası ticari dünyanın da kapılarını açacaktır. Fiyatlandırma stratejilerini anlamak, sektördeki rakip ve başarılı firmaların stratejilerini çözmek büyük bir başarıyı yakalamak isteyen firmalar için son derece önemli hususlar. Online fiyat takipleri ile iyi bir fiyat stratejisi oluşturan ve sektörün nabzını tutabilen firmalar hem kalıcı olma yolunda büyük bir ilerleme kaydedebilecek hem de satışlarını artırarak marka adlarını milyonlarca insana duyurabilme fırsatını yakalayacaklardır. Online fiyat takiplerini etkili bir şekilde yapabilen yazılımları kullanan firmalar bu konuda rakiplerine nazaran daha avantajlı durumda.
Beğenilen ve örnek alınan Amazon sitesi, amazon fiyat takibi durumuna da e-ticaret sektöründe faaliyet gösteren çeşitli firmalar için zorunlu kılıyor.
Hepsiburada, önemli online satış platformlarından biri. Bu site ürün çeşitliliği ve cazip fiyat avantajları ile yediden yetmiş yediye milyonlarca kişinin göz hapsinde. Fiyat değişiklikleri ise yakından takip ediliyor. Rekabeti arttıran sitelerin başında. Bu nedenlerle hepsiburada fiyat takibi ön plana çıkan konular arasında yer alıyor. 2019 yılının sonlarında hepsiburada fiyat takibi ile Hepsiburada’nın ürün fiyatlarını tam dört kere değiştirdiği biliniyor. Bu takip programı olmasa bu durum tespit edilemezdi. Ya da tespiti uzun zaman alırdı. İşte burada fiyat takibinin önemi daha da çok ortaya çıkıyor.
Yıllardır bu alanda hizmet vermeye devam eden firmamız ürettiği bu yazılımı sürekli olarak güncelleyerek ihtiyaca ve kullanıma daha kolaylık sağlamayı hedeflemektedir. Kullanma durumunuzda ücretsiz olarak güncelleme işlemlerinden faydalanarak sistemi Full olarak kullanabileceksiniz. Bunun dışında görüş ve taleplerinizi bize mail ile bildirebilirsiniz. Taleplerinizi yazılım ekibimiz en kısa sürede değerlendirecektir.
submitted by pricemonitoring to u/pricemonitoring [link] [comments]


2020.04.19 17:48 karanotlar Lysander Spooner’in Toplumsal Sözleşme Eleştirisi

Lysander Spooner’in Toplumsal Sözleşme Eleştirisi
https://preview.redd.it/7mp7i5loost41.jpg?width=715&format=pjpg&auto=webp&s=de7bf2aba8d0027f7dbff726b35e0f5eccd26443

Eğer bir iktidarı desteklemeye asla razı olmadıysanız o halde onu kabul etmemekle hiçbir şeyi yanlış yapmamış olduğunuzu söyler Spooner.
Cordato ve Gable (1984, 282) Hume’ün toplumsal sözleşme teorisinin Spooner’in eleştirilerinin canlandırılması olduğunu belirtirler. Gerçekten de Spooner’in görüşleri Hume’un görüşlerinden hem farklıdır ve hem de benzerlik taşır. Spooner toplumsal sözleşme teorisini ABD’nin tarihi şartlarına uygular ve Amerikan Devrimi’nin ve ABD Anayasası’nın dahi rızaya dayandığını iddia eder. ABD İç Savaşı bize başka şeyler öğretmiştir. ABD hükümeti Kuzey’in Güney’i işgal etmesinden dolayı böyle bir popüler onaydan hiç de memnun değildir. Hume’ün çağdaş uluslarda rızanın yokluğuna dair tarihsel örneğini buna yansıtırsak, Spooner (1882b, 7) Kongre’nin pek çok ciltten oluşan yasaları okuyan insanlara değil ‘sadece itaat etmek için bir süngü işaretine’ ihtiyacı olduğunu belirtir.
Hume’dan farklı olarak Spooner toplumun çöküşünü engellemek için iktidara itaat etmenin gene de yanlış olduğunu söyler. Gerçekten herkes doğal adalete uygun davranmak zorundadır ve bu başka insanların kendi yaşamlarını uygun gördükleri şekilde yaşamaları için doğal haklarına saygıyı da kapsar. Doğal adalete itaat etmekte başarısız olan her iktidar meşruiyetten yoksundur. Bugün ABD hükümeti de dahil diğer hükümetlere doğal adalete göre yönetmediklerinden dolayı itaat edilmemelidir. Ayrıca, Spooner’a göre egemenlik gruplara değil bireylere bağlandığından dolayı toplumun çöküşü önemsiz hale gelir. Önemli olan bireylerin özgürlüklerini koruyabilmeleridir.
Eğer bir iktidarı desteklemeye asla razı olmadıysanız o halde onu kabul etmemekle hiçbir şeyi yanlış yapmamış olduğunuzu söyler Spooner. Bağımsızlık Bildirgesi’nin bu bakış açısının kabulü üzerine kurulduğunu ileri sürer. Çünkü liberaller ve hatta muhafazakarlar bu belgenin geçerliliğini kabul etmektedir. Burada görmekteyiz ki Hume’dan ayrılık daha da fazladır. Hume’dan farklı ama Locke’a benzer şekilde Spooner iktidarın rızaya dayanmak zorunda olduğunda ısrarcıdır. Herhalükarda Hume gibi Spooner da onun asla gerçek olmadığına işaret eder.
Spooner’ın yazılarında ismi ile eleştirilen toplumsal sözleşme teorisyenleri Hobbes ya da Locke değil, John Marschall’dır. Spooner Sözleşme Maddesi, 1. fıkrasının bir kısmı, Anayasa’nın 10. Bölümünün bir savunurudur. Burada şöyle denir: “Hiçbir Devlet… sözleşmelerin yükümlülüğünü zedeleyen kanunu… geçiremez”. O[i] Marshall’ın Mahkeme Başkanı’nın New York eyaletinin bir iflas yasasının anayasal olduğunu, ona bir sözleşme ile borç para verene tazminat ödemeyi kabul eden borçluya yardım edildiğinde sözleşmenin anayasal korumasının anayasayı ihlal etmediğini tartıştığı Ogden v. Saunders’deki fikirlerini tartışır.
Beklendiği gibi Spooner, Saunders’te ifade edilen Marshall’ın toplumsal sözleşme teorisini kesinlikle reddeder.
Bu fikirlerde Marshall’ın anladığı toplumsal sözleşmeyi buluruz. Doğal durumda bir hayvan kadavrasını bölmek için bir anlaşmayı uygulama ihtiyacı ya da giyim için yiyecek takası, güç kullanma zorunluluğunu tartışır. Sözleşmeleri desteklemek için meşruiyet, toplum örgütlenmeden önce, işe yarar bir güce izin vermek için var olan bir sözleşmeyi ihlal etmek eski çağ tarihinde bulunur. Marshall’ın belirttiği gibi “Baskının yasallığı zorunluluğun kullanılmasıyla yapılan önceden varolan yükümlülüğe bağlı olmalıdır”. Toplumsal bir sözleşmeyi takip ederek toplumda yaşayan insanların bir sözleşme yapmak için ‘içsel’ hakkını saklı tuttuğunu ve fakat uygulanan anlaşmalara eşlik eden ruhsatın iktidar ya da mahkemeyi teslim alan bir şey olduğunu tartışır Marshall. Benzer şekilde devlet şimdi gücünü düzenlemekte ya da sözleşmeleri yasaklamakta, devletler tarafından geçirilen yasalardan dolayı memnundur. Devletler Anayasayı çiğnemeksizin sağlamış olduğu egemenliğinden memnundurlar.
Halbuki, toplumdan önce bireyler, tarafı oldukları çiğnenmiş sözleşmelerin şartlarını uygulama hakları ile ‘istediğini yapan kimseler’dir. Marshall, örgütlü bir toplumun mensuplarının bu hakkı hiç de koruyamadığını, çünkü bunu yapmakla bir toplumsal sözleşmenin yarattığı barışı yıkacağını iddia eder. ‘Yükümlülük ve çare bu durumda özdeş değildir’ der, Marshall çünkü ‘birincisi tarafların eylemleriyle yaratılır, ikincisi ise iktidarca yerine getirilir’. 1 Fıkra, Bölüm 10’un bir sözleşme yapmak için bireylerin hakkını koruduğunu fakat bugün iktidar için önemli olan hayata geçirme hakkını korumadığını tartışır.
Beklendiği gibi Spooner, Saunders’te ifade edilen Marshall’ın toplumsal sözleşme teorisini kesinlikle reddeder. Ona göre (Spooner 1886, 64), sözleşmeyi uygulamayı devlete ve devlet yasalarına bırakmak ‘doğal yükümlülüğün’ gerektirdiği insanlar arasındaki anlaşmayı inkar etmektir. Eğer bu doğru ise insanlar yapmak için söz verdikleri şeyleri yapmak zorunda değildirler, diyerek ısrar eder. Marshall’ın tezi kendi kendisiyle çelişkilidir çünkü devletin müdahalesi için mantıklı olan ne olabilir? İlaveten Spooner, Marshall nihayetinde Sözleşme Maddesi’nin orijinal maksadına zarar verecek olan bir kapıyı açmış oluyor ki bu asla kaldırılamayacak olan ‘bireylerin doğal hakkı’dır der.(Spooner 1875, 30). Anayasal Konvensiyon’un Virginia delegasyonunun bir üyesi olarak Marshall, Anayasa’nın devam eden tasdikine eklenmiş olan İnsan Hakları Beyannamesi’ne öncülük eden anlaşmazlığa aşinaydı. Fakat büyük organizasyon gücüyle onyıllardır Yüksek Mahkeme’nin başkanı olarak Baş Yargıç Anayasa’nın adı geçen ilk sekiz maddesindeki aynı doğal hakları görmezden gelmiş ve ihlal etmiştir.[ii] Gerçekten de Marshall Mahkemesi’nde 34 yıl boyunca Dokuzuncu Maddenin bahsinin geçtiği hiçbir dava yoktur.[iii]
Aslında ABD Yüksek Mahkemesi’nin yedi hakiminin hiç birisi Sözleşme Maddeleri’nde görünür olan sözleşme için dizginsiz doğal haklar lehine yazan Saunders’e katılmaz.
Spooner’a göre (1886, 93) Marshall’ın teorisi toplumsal sözleşme ile güvenlik vaad edilmesi mülkiyet haklarından feragat edilmesini zorunlu kılar. Bundan dolayı durum şöyle olur: ‘Şimdi bu iktidarlar, senin rızan ile senin tüm doğal haklarının sahibi olmuştur. Onların senin haklarını ilelebet senden uzak tutmaya “sorgulanamaz hakkı’ vardır (95), anlamı ise ABD iktidarının insanların doğal haklarını ihlal ettiğidir. Aslında ABD Yüksek Mahkemesi’nin yedi hakiminin hiç birisi Sözleşme Maddeleri’nde görünür olan sözleşme için dizginsiz doğal haklar lehine yazan Saunders’e katılmaz. Aşağıdaki paragrafta ‘A’ toplum için iken ‘B’ toplumsal sözleşmeyi imzalayan bir kişi içindir. O şöyle sonuçlandırır:
Bu şöyle demek gibidir: Eğer A, B’yi ikna ederek onun (A) koruması ile bir söz vererek (B’nin) mülküne güvence vermektedir ki o (A) onu B’nin yapacağından daha güvenli bir şekilde ve kesin olarak koruyacaktır. A bu münasebetle ilelebet mülkü tutmak için “sorgulanamaz bir hak” elde eder ve B’nin avucunu yalamasına neden olur! (Spooner 1886, 94-95)
Bu toplumsal sözleşme koşullarının ortadan kaybolması durumundaki sorunları ortaya çıkarır. Hobbes’a göre ([1651] 1981, 230), bu yukarıda Spooner’in açıkladığı A ve B’nin durumuna benzer – egemen kendi tebasının çıkarlarını yönetme yükümlülüğünü ihlal etse de, doğal duruma dönmenin hiçbir yolu yoktur (Hinnant 1977, 66; McNeilly 1968, 23 1, 241). Etkisi ABD Bağımsızlık Bildirgesi’nde oldukça hissedilen Locke’a göre Bireylerin anayasal korumalarına dair bir belgeyi bir iktidarın çıkarlarına yükseltmeyi ihmal ettiğinde kesinlikle bir toplumun doğal duruma dönmesini gerektiren çeşitten bir durum doğurur. Dolayısıyla sormak zorundayız ki acaba bu Marshall görünümü altında Amerikan Devrimi’ne Locke’dan ziyade Hobbes etkide bulunmuş olduğundan dolayı saldırılan Hobbescu çöp adam mıdır? Locke’a göre bir iktidar rızaya dayalı bir yönetime sahip değilse alaşağı edilebilir. Her şeyden öte bu Amerikan Devrimi’nin felsefi temelidir. Aslında Spooner iddialarını ortaya sürerken Amerikan Devrimi’ne bakar. Asla feshedilemeyecek olan doğal bir devrim hakkı ortaya sürerken bu teorisine güveniyor. Aşağıdaki paragrafta No Treason, No. 1’da (İhanet Yok, 1’de) Spooner, Amerikan Devrimi’ni Hobbescu değil Lockecu bir vasıta ile yorumlar.
Bundan dolayıdır ki altında yaşamış olduğu iktidarın desteğinden kendini kurtararak tüm Devrim her bir ve tek kişinin hakkını isteğine bağlı olarak teoride belirledi, savundu ve başladı. Bu prensipler zamana ya da sadece varolan iktidara uygulanabilir ya da kendilerine özgü bir hak olarak değil her şart altında ve her zaman tüm insanların evrensel hakları olarak ileri sürülmüştür (Spooner 1867a, 13).
STEVE J. SHONE Department of Political Science University of Northern Iowa
Çev: Alişan Şahin
Not: Bu seri makalenin bütünü Anarchist Studies’in 15 Vol. 2 sayısında yayınlanmıştır.
[i] Ogden v. Saunders. 1827. 12 Wheaton 213.
[ii] Birleşik Devletler Anayasası’nın ilk sekiz düzenlemesi birinin evine askerlerin yerleşmesine karşı onu korumanın yanında din, meclis ve ifade özgürlüğü, çifte risk, kendini suçlama, mantık dışı arama ve ele koyma, tazminatsız mülke el koyma, zalimce veya olağandışı cezalandırma veya aşırı kefalet veya para cezaları üzerinedir. İktidara karşı dilekçe verme, hızlı ve halka açık duruşma, bir suçla suçlandığında avukat desteği alma ve silah sahibi olma hakkını da garantiye almıştır.
[iii] Dokuzuncu Düzenleme şöyle der: ‘Anayasa’da numaralandırılmış belirli haklar halk tarafından alıkonulan diğerlerini küçümsemek ve inkar edilmek maksadıyla yorumlanamaz.’

https://itaatsiz.org/2020/04/19/lysander-spoonerin-toplumsal-sozlesme-elestirisi-steve-j-shone-4/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.04.07 22:03 karanotlar Türkiye Sol Hareketinin Soykırımlara Bakışı

Soykırım ya da jenosit kavramı 1944’te Polonya Yahudi’si bir hukukçu olan Raphael Lemkin tarafından Yunanca “ırk”, “soy” anlamına gelen “génos” ile Fransızcaya Latince “katletmek” anlamına gelen "cidium" kökünden geçmiş "cide" sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Lemkin “Jenosit konusuna nasıl geldiniz?” sorusuna cevaben “Jenosit ile ilgilenmeye başladım, çünkü birçok kez gerçekleşti. Önce Ermenilerin başına geldi, ardından da Hitler harekete geçti” diye cevap verir. 1944’te Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Lemkin’in en önemli çalışması olan, “İşgal Altındaki Avrupa’da Mihver Devletleri’nin Yönetimi” adlı eserinde 2. Paylaşım Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı tarafından işgal edilmiş ülkelerdeki Alman yönetiminin soykırım terimi eşliğinde geniş bir hukuki analizini içeriyordu.
Lemkin’in “uluslararası yasaların ihlali olarak soykırım” fikri uluslararası kamuoyu tarafından yaygınlıkla kabul edildi ve Nürnberg Mahkemeleri’nin hukuki temelini oluşturdu. 1943’te Lemkin soykırımı şu şekilde tanımlıyordu:
“Genel anlamda konuşursak, soykırımı, milletin tüm üyelerinin kitlesel kırımlarla yok edildiği durumlar hariç, bir milletin anında yok edilmesi anlamına gelmek zorunda değil. Ulusal bir grubun yok olması niyetiyle grubun elzem yaşam kaynaklarının yok edilmesi amacını taşıyan çeşitli hareketlerden oluşan örgütlü bir planı ifade eder. Bu tür bir planın hedefi ulusal gruplara ait siyasi ve toplumsal kurumların, kültürün, dilin, milli hislerin, dinin ve iktisadi varlığın tahrip edilmesi ve bu gruplara dâhil kişilerin bireysel güvenlik, özgürlük, sağlık, onur ve hatta yaşamlarının yok edilmesidir.”
Soykırım tanımının 2. Paylaşım Savaşı sonrası ortaya çıktığını ve UCM (Uluslararası Ceza Mahkemesi), BM Güvenlik Konseyi gibi kuruluşlarca kabul gördüğünü, çeşitli sözleşmeler ve mahkemeler, mekanizmalar oluşturulduğunu görüyoruz. Bu konuda öyle ya da böyle bir hukuk oluştuğu da anlaşılıyor. Ancak tüm bu sözleşmelerde sık sık geçen uluslar arası toplumun ya da devletlerin çıkarları vurgusundaki toplum ve devlet işin püf noktasını oluşturuyor. Toplum ya da uluslararası toplum sözcükleri ilk bakışta geniş kitleleri ifade ediyor gibi gözükmesine rağmen -ki bu dahi muğlâk bir ifadedir- anlamı hiç de böyle değildir. “Uluslararası toplum”, ilk kez İkinci Dünya Savaşı sonrasında Herbert Butterfield, Martin Wight ve Hedley Bull’un kurucuları olarak kabul edildiği, ‘İngiliz Okulu’nun ortaya attığı bir kavramdır. Özetle uluslararası toplum, ortak kültür, çıkarlar, normlar, kurumlar ve hukuk vasıtasıyla devletlerarası işbirliğini ifade eder. Dolayısıyla bu kavramda geçen toplumun içinde emekçi kitleler, ezilen uluslar, kadınlar yoktur. Uluslararası toplum tam tersine bu kesimleri sömüren, baskı altına alan, yok sayan ulusal ve uluslararası tekelleri ifade eder.
Dünyadaki ekonomik ve siyasi ilişkilerin bize gösterdiği şudur ki, uluslararası tekellerin çıkarları dünya hukukun temelidir. Ve bu temel aynı zamanda Birleşmiş Milletler gibi bir örgütün de kuruluş gerekçesidir. Uluslararası tekellerin çıkarını zedeleyebilecek bir yargılama olamayacak ise bütün bu yazılan çizilen şaşalı, akademik, hukuki sözler hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Üstelik tüm bu tanımlar, sözleşmeler, mahkemeler geçmişle değil, gelecekle ilgilidir. Bizim konumuz ise geçmişle; yüzyıl öncesi ile ilgilidir.
Resmi tarih
Peki, yüz yıl önce yaşanmış olayların, katliamların, soykırımların tartışılması bugün bize ne kazandıracaktır?
Geçmişte yaşanmış haksızlıklar ve adaletsizlikler eğer ortadan kaldırılmamış, cezalandırılmamış ise bugün yaşanan haksızlık ve adaletsizliklerin de sebebidir. Bu nedenle geçmişte yaşanmış katliamların, soykırımların tartışılması önemlidir.
1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti dünyada pek eşi benzeri olmayan bir kuruluş sürecine ve sonrasında yeniden yazılmış bir resmi tarihe sahiptir. Resmi tarih anlatımı yalanlar üzerine kurgulanmış bir tarih anlatımıdır. 1928 yılında alfabenin değiştirilmesi ile birlikte ileriki yıllarda eski belgelerin okunabilmesi doğal olarak sadece uzmanlığı olan kişilerle sınırlıdır. Böylelikle yalanların deşifre edilebilmesi de zorlaşmıştır.
  1. yüzyılın başında, ezilen ulusların kanlarını döküp, canlarını ve mallarını alarak kurulan, sınırları da kendisi de meşru olmayan Türkiye Cumhuriyeti’nin, toplumun tüm kesimlerine on yıllardır anlattığı resmî tarih baştan aşağıya yalandır.
Resmi tarihin yalanlarıyla adeta yok sayılan Ermeniler, Süryaniler, Rumlar ve onlara yönelik soykırım büyük bir ‘ustalıkla’ yüzyıl boyunca gizlenmiştir. Aynı durum Kürtler için de geçerlidir. On yıl öncesine kadar Kürtlerin varlığını inkâr eden Türkiye Cumhuriyeti devleti Kürtlerin on yıllardır yürüttükleri mücadele ve ödedikleri bedeller sayesinde bu topraklarda yaşadıklarını, kimliklerini kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak bu durumun tek sorumlusu Türkiye Cumhuriyeti resmi tarihi değildir.
Hıristiyan uluslara yönelik soykırım
Türkiye Cumhuriyeti devleti ve onun resmi ideolojisinin başından itibaren reddettiği 20. yüzyılın ilk soykırımı olan Hıristiyan inancından uluslara yönelik (Ermeni-Süryani-Rum) soykırım, tarihçiler ve konuyla ilgili bilim çevrelerince değerlendirilirken bazı önemli eksikliklere, hatalara düşülmektedir. En önemlisi de cumhuriyet tarihi boyunca kendini sol, sosyalist olarak tanımlayan çeşitli muhalif örgütlenmelerin konuya duyarsızlığı ya da resmi tarih tezlerinin savunuculuğunu yapmalarıdır.
  1. yüzyılın başında yeryüzünün en büyük cinayetlerine tanık olduk. Aslında 1894’te Abdülhamit’in Ermenilere yönelik katliamlarıyla başlayan süreç, 1915’te kısa bir süre içinde tehcirler ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın katliamları sonucu 1,5 milyon Ermeni’nin ölümüyle sonuçlandı. Ancak katliamlar sadece Ermenilerle sınırlı değildi. Aynı anda Asurî-Süryani 250 binin üzerinde insan da canını kaybetmiş, Pontos’ta ise 150 bin Rum öldürülmüştü. Rumlara yönelik tehcirler ise daha 1911 yılında başlamıştı. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla birlikte Pontos’ta cinayetler bir ulusu toptan imhayı içermiş ve toplam 353 bin Pontoslu Rum soykırımına uğratılmıştı. Yunan ordusunun geriletildiği süreçte ise 800 bin Küçük Asyalı Rum kaybolmuştu.
1923 yılında Lozan’da imzalanan Mübadele Anlaşması ile de 1 milyon 250 bin Hıristiyan Rum, binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sürgün edilmişti. Mağdurlar cephesinden baktığımızda bu süreçler birbirinden ayrı olarak ele alınır. Ermeni Soykırımı, Asuri-Süryani Soykırımı, Pontos Rum Soykırımı, Küçük Asya Rum Soykırımı gibi. Bu anlaşılır bir durumdur; herkes yaşadığı zulmü, haksızlığı dile getirmekte, adalet aramaktadır.
Oysa bu değişik uluslara yönelik 1894’te başlayıp 1923 yılında sonuçlanacak olan yok etme girişimi bir merkezi politikanın sonucudur. Üstelik Hıristiyan inancından ulusları hedefleyen bu yok etme, cumhuriyetin kurulması ile birlikte Türk olmayan diğer Müslüman inancından ulusları, diğer mezhepleri de kapsayarak günümüze kadar devam edecektir.
İnkâr
Türkiye Cumhuriyeti devleti yüzyıldır soykırımı inkâr ediyor. Ancak inkâr, sadece "Soykırım olmamıştır" diye direkt ret etmek değildir. Kimi zaman "Düşmanla işbirliği içindeydiler, dış güçlerin maşasıydılar" denilerek işlenen cinayetler meşrulaştırılmaya çalışılmış kimi zaman da "bir grup eşkıyanın" işledikleri suçlardan dolayı cezalandırıldığı savunularak soykırım inkâr edilmiştir.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin tarihsel süreçleri ele alırken gözden kaçırdıkları ya da bilinçli olarak yaptığı bir şey vardır ki o da İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) süreci ile Kemalistlerin iktidar oldukları süreçleri birbirinden ayrı ele almalarıdır. Böyle bir ele alış ne gibi bir sonuç doğurmaktadır peki?
Ermeni Soykırımı’ndan sorumlu olanları İTC olarak görür, böylece Türkiye Cumhuriyeti devletini ya da Kemalistleri karşınıza almamış olursunuz. Öyle ya tarihsel olarak Ermeni Soykırımı “Cumhuriyet” öncesinde yaşanmıştır.
1915 Ermeni Soykırımı, Osmanlı İmparatorluğu dönemine denk düşmektedir ve iktidar olan İTC’dir. Süryanilere yönelik katliamlar da yine bu dönemde başlamıştır. Bu durum, Kemalistler açısından, “Bizden önce yaşandı bunlar” biçiminde bir savunu şansı doğurur. Zaten Kemalistler, 1930’lu yıllardan sonra yazmaya başladıkları yeni resmi tarihlerinde İTC ile ilgileri olmadığını, hatta onlarla sürekli bir çatışma içinde olduklarını iddia ederler.
1908-1918 arasındaki İTC iktidarı sürecinde yaşananlar ile 1918 sonrasındaki Kemalist iktidar sürecinde yaşananlar birbirinden ayrı ele alınmaktadır, ki bu yaklaşım resmi tarihçilerce soykırımı bizzat Mustafa Kemal’in ağzından “…eski Jön Türk Partisi artıkları, kitleler halinde, evlerinden/yurtlarından acımasızca sürülen ve katledilen milyonlarca Hıristiyan tebaamızın hayatlarından sorumludurlar…” sözleriyle benimsenmiş; olan biten Osmanlı’nın (İTC’nin) suçu olarak değerlendirilmiş, cumhuriyetin kurucularının bu soykırımdan sorumlu olmadığı vurgulanmıştır.
Oysa durum bunun tam tersidir; bir kere Kemalist kadroların hemen tümü eski İTC ve Teşkilat-ı Mahsusa kadrolarıdır. İTC ile hiçbir ideolojik farklılıkları olmadığı gibi, onların başlattığı projeyi, Kemalistler devam ettirmişler; Ermeniler ve Süryanilerden sonra
Rumlara yönelik Pontos’ta ve Küçük Asya’da daha organize bir soykırım planını hayata geçirmişlerdir.
Yani Müslüman inancından olmayan ulusların imhasının ardından Kızılbaş Alevilere ve Kürtlere yönelerek, Kürdistan’ı kana bulamışlardır.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin bu iki dönemi birbirinden ayıran hatalı bakış açılarına rağmen genel olarak Türkiye Cumhuriyeti devleti resmi tarihçileri ve resmi ideolojisi her iki dönemde yaşanmış bu soykırımı inkâr etmeye devam ediyorlar.
1919 yılından sonraki sürecin, iki cepheyle sınırlı Türk-Yunan savaşının bir "bağımsızlık/ulusal kurtuluş" mücadelesi olarak değerlendirilmesi de ikinci önemli hatadır, ki bu değerlendirme 1918’den sonraki Mustafa Kemal’in öncülüğündeki dönemde devam eden soykırıma; o dönem yaşanan sürgün ve katliamlara meşruiyet sağlamaktadır. Bir yandan "emperyalizme karşı bağımsızlık" iddiasıyla mücadele yürütülürken "isyancılar" Kemalistlerce "vatan haini" ilan edilmiş ve katledilmeleri haklı gösterilmeye çalışılmıştır.
Bu ikinci değerlendirme, İTC’nin devamı olan Kemalistleri, onlardan ayırmaya ve "ülkeleri işgal altından olan" Kemalistleri haklı gösterme çabasından başka bir şey değildir. Böylece Pontos’ta 353 bin Rum’un katledilmesi ve kalanların da Türkleştirilip Müslümanlaştırılması ile sonuçlanan soykırım görmezden gelinmiştir.
Sol Hareketin Sınırları
Genel olarak yaşanan coğrafyayı Türkiye ya da ‘Anadolu’ diye tarif eden Türkiye sol hareketi sınıfsız ve sınırsız bir dünya için mücadele ettiğini propaganda eder. Ama birçok sol, sosyalist örgüt kendisini Türk, Türkiye sözcükleriyle başlayan isimlerle anarken mücadele alanı ise sınırsız değil, sınırlıdır. O sınır 28 Ocak 1920’de İstanbul’da son toplantısını yapan Meclisi-Mebusan’ın o gün kabul edip, 17 Şubat 1920’de duyurduğu Misak-ı Milli sınırlarıdır. Bu sınırlar Türkiye Cumhuriyeti devletinin diğer bir deyimle burjuvazinin belirlediği sınırlardır. Ancak cumhuriyetin kuruluşu öncesinde bu sınırların dışında yer alan bir çok bölgede bugünkü sınırlar içerisinde yaşayan çeşitli uluslarla ortak geçmişe, aynı etnik kimliğe ve inanca sahip olanlar genel olarak Türkiye sol hareketinin önemli bir bölümünün mücadele alanı dışındadır. Kürdistan, Lazistan, Ermenistan gibi parçalı ülkelerin sadece Misak- Milli sınırları içinde yer alan insanları için mücadele yürütülürken bu ulusal kimliklerin ayrı örgütlenmelerine de sıcak bakılmaz. Yürütülecek mücadele burjuvazinin belirlediği Misak-i Milli sınırları içinde ulusal kimlikten "bağımsız" ele alınmalıdır; bu da diğer ulusal kimlikleri ret etmek ve ulusal kimliğin toptan Türk olarak kabul edilmesi anlamına gelir.
Mustafa Suphi ile başlayan sosyalizm tarihi
Son yıllara kadar Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu sosyalizmin tarihini TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi ile başlatıyordu. Oysa 15 Haziran 1915’te Beyazıt Meydanı’nda idam edilen Sosyalist Hınçak Partisi üyeleri, yalnız kendi halklarının hakları için değil, tüm insanlığın kurtuluşu için savaşan Madteos Sarkisyan (Paramaz) ve 19 arkadaşı bu toprakların Ermeni sosyalistleridir.
Beyazıt’ta darağacına ilk çıkartılan Paramaz’ın idam sehpasındaki sözleri, “Siz sadece bizim vücudumuzu yok edebilirsiniz fakat inandığımız fikirleri asla. Yaşasın sosyalizm” mesajı, sonradan darağaçlarına çıkartılan "Türkiyeli" devrimcilerin de sözü olur ama adları anılmaz. Yıllarca Ermeni Soykırımı’nı dile getirip mücadele eden Ermeni diasporası sosyalist oldukları için Paramazları yok sayarken, Türkiye sol hareketi de Ermeni oldukları için onları görmezden gelir. 20. yüzyılın başında Selanik’teki birçok işçi grevini örgütleyen sendika liderleri Rum, Bulgar, Sırp, Yahudi oldukları için yine Türkiye sol hareketinin tarihinde yer almaz.
İrvem Keskinoğlu'nun Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi'nde verdiği bilgiye göre, 1910 yılında 1 Mayıs, Selanik ile birkaç Rumeli kentinde daha kutlanır. 1911'de ise Üsküp, Selanik, İstanbul, Edirne ve bazı Trakya kentlerinde kutlamalar yapılır. Selanik'te 14'ten fazla sendikaya bağlı Yahudi, Bulgar, Rum/Helen ve Müslüman işçilerden oluşan 2 bin kişinin katıldığı mitingde 4 ayrı dilden konuşmalar yapılır. Yük arabası sürücüleri, mavnacılar, liman ve yükleme-boşaltma işçileri iş bırakırlar. Sosyalizmin tarihi Mustafa Suphi ile başlatıldığı için 1921 yılından öncesi bu tarihte yer almaz.
Sol hareketin Osmanlı tarihine bakışı
Türkiye sol hareketinin Osmanlı tarihine, bu tarihteki isyanlara ve devrimci liderlere bakışı da sorunludur. Bu tarihteki isyanlar arasında Ermeni ve Rumların adı geçmez. Resmi tarihçilerin bile artık inkâr edemediği nüfus olarak Müslümanlardan çok daha fazla olan Hıristiyan halklar bu coğrafyada Osmanlı tarihinde sanki hiç yaşamamıştır. Bu yüzden de bu tarihten çıkarılan devrimci kişiler ya Müslüman ya da Alevi inancındandır.
Rus klasikleri, Latin Amerikalı direnişçiler ve sosyalist devrimi gerçekleştirmiş ülkelerin tarihindeki birçok detay bilinirken bu toprakların tarihi ne yazık ki bilinmez.
Bilinmeyen Rigas Anayasası
18.yüzyılın sonları Osmanlısının bir aydın ve düşünürü olan Rigas (Velesitinli Rigas ya da Ferreos Rigas) Helen ve Türk tarihçiler tarafından Helen devriminin öncüsü olarak tanımlanır. Hatta 1821 Helen devriminin ilham kaynağı olarak da adlandırılır çeşitli çevrelerce.
Onu ünlü yapan ise 1797 yılında hazırladığı devrimci anayasadır. İki bölümden oluşan bu anayasanın 35 maddelik ‘İnsan Hakları’ bölümünde
"Yasalar tüm yurttaşların katılımıyla yapılmalıdır Memurluk ancak yeteneğe göre verilmelidir; soylu oldukları için değil. Kimse yasalara aykırı olarak tutuklanamaz. İbadet ve inançlar her din için eşit şekilde özgür olmalıdır. Kölelik yasaktır. Tüm yurttaşlar kanun yapma, seçme seçilme hakkına sahiptir. Yönetim, halkın şikâyetlerini dinlemediği ve sorunu halletmediği durumda yurttaşların ayaklanması en kutsal haktır’’gibi maddelerin yanı sıra 124 maddeden oluşan ‘Anayasanın İlkeleri’ adlı ikinci bölümde şu maddeler yer alır:
“Egemen halk, din ve dil gözetmeden, Rum/Helen, Bulgar, Arnavut, Ulah, Ermeni, Türk ve başka etnik kimlikler dâhil Osmanlı’nın bütün sakinleridir.
Bir tek ferdin ezildiği yerde toplumun bütünü ezilmektedir.
Toplum mutsuz yurttaşlarına geçim araçları sağlar.
Meclis toplantıları halka açıktır." gibi ilkeler içerir.
Rigas bu anayasanın Bosna’dan Arabistan’a kadar Osmanlı topraklarında bir devrim yapılarak uygulanması için mücadele eder. 1797’de anayasa çoğaltılarak tüm Osmanlı illerinde dağıtılır.
1757 yılında Osmanlı’nın (bugün Yunanistan sınırları içinde) Teselya, Velestin köyünde dünyaya gelen ve Osmanlı vatandaşı olan Rigas bugün de, Helenler, Arnavutlar, Romenler, Bulgarlarca kendilerinden görülüp sahiplenilir. Özgür düşünceyi, monarşilere karşı cumhuriyet fikrini savunan Rigas ayrıca Avrupa karanlığına son veren Rönesans’ın öncüleri gibi özellikle eski Helen eserlerini yeniden okuyup diğer dillerdeki birçok düşünürün kitabının çevirilerini yapar. Devrimci şiirler ve marşlar yazar. Haziran 1798’de Avusturya polisi tarafından tutuklanarak yedi arkadaşı ile birlikte Osmanlı’ya teslim edilen Rigas, boğularak öldürülür ve Tuna nehrine atılır. Rigas da Rum/Helen olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihinde ya da tarihteki devrimci kişiler içinde yer almaz.
Trabzonlu devrimci gazeteci, öğretmen Nikos Kapetanidis de Pontoslu Rum olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihi içinde yer almayanlardan biridir. 1921 yılında Amasya Meydanı’nda idam edilen Nikos Kapetanidis Epochi gazetesiyle eğitim sorunlarını, özellikle Rumca eğitim veren yerel okulları dile getiren araştırma ve yazılar yayımlar. Rumca eğitimin Patrikhane ve dini (Hıristiyan) otoriteler tarafından kontrol edilmesine karşı çıkar. Bunların yanı sıra Pontos’ta resmi devlet görevlilerinin vahşeti ve sivillere yönelik katliamlarla ilgili yazılar yayımlar; katliamları yapanların isimlerini mevkilerini de anlatır yazılarında. Ve ne acıdır ki Nikos Kapetanidis’i gazetesine gidip onu tehdit eden Pontos Rum Soykırımı'nın eli kanlı sorumlularından Topal Osman, İpsiz Recep gibi çeteci katiller kimi sol, sosyalist çevrelerce "kurtuluş savaşı kahramanı" olarak anılır.
Sol Hareketin İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ve Mustafa Kemal’e bakışı
Sosyalizmin tarihinin Mustafa Suphilerle başlatılmasının arkasında Osmanlı’nın aydın, devrimci hareketleri olarak görülen Jön Türkler vardır. Sol hareketin büyük çoğunluğu Fransız devriminden etkilendiklerini sık sık belirttiği Osmanlı asker ve bürokratlarından oluşan Jön Türkleri ilerici olarak değerlendirir. Bu yanıyla da Birinci ve İkinci Meşrutiyet'e 1923’te ilan edilen cumhuriyete devrimci ilerici misyonlar yüklenmesine sebep olmuştur. Ve yer yer bu geleneğin devamcısı olunduğu dile de getirilmiştir. Oysa bu tarih baştan aşağıya darbeler tarihidir.
1876: I. Meşrutiyet ve Abdülhamit’in İstibdat (Baskı) Dönemi
Abdülhamit’in tahta çıkarıldığı (V. Murat’ın tahttan indirildiği) 1876 yılında ilk Anayasa hazırlanıp, parlamento açılır. Ancak tüm yetkiler padişaha bağlı olduğu için daha ikinci oturumun ardından meclisi tatil eden Abdülhamit, 30 yıl sürecek bir mutlakiyet dönemini başlatır.
‘93 Harbi olarak da anılan 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nın ardından, Sırbistan, Karadağ, Romanya gibi eyaletlerin tam bağımsızlıklarını ilan etmesi Osmanlı’nın sonunun geldiği korkusuyla iktidarı giderek sertleştirmiştir. Artık tek korku, değişik ulus ve dinlerden tebaanın peşi sıra bağımsızlık peşinde olacağıdır. Ve tabi tüm bunların arkasında "dış düşmanların" olduğu propaganda edilir. Abdülhamit, muhbir ağı, hafiye takibi, zorunlu tayin ve sürgünler, sansür, gözaltı, tutuklama gibi yöntemlerle tüm muhalifleri sindirir.
“Güvenliğini ve toprak bütünlüğünü sağlayamayan devleti, mali açıdan bir disipline kavuşturmak için 1881 yılında Düyun-u Umumiye İdaresi kurulur. Bu kurum uzun süredir biriken dış borçların ödenmesini kurala bağlamak üzere Avrupalı devletlerin idaresi altında teşkilatlanır ve belli devlet gelirleri borçları karşılamak üzere baştan bu idareye tahsis edilir.”
Bu arada 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanması üzerine imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması’nın 16. maddesi ve 1878 Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni tebaasına bir dizi söz verilir. Bu sözlerin tutulmaması Ermenilerin iktidara karşı tavırlarını sertleştirmelerine sebep olur. Bunun sonucu olarak 1887’de Cenevre’de Devrimci Hınçak Partisi (1909’dan sonra Sosyal Demokrat Hınçak) kurulur. Onu 1890’da Tiflis’te kurulan Taşnaksutyun (Ermeni Devrimci
Federasyonu) izler. (Ancak ilk Ermeni Partisi Armenakan Van’da 1885’te kurulmuştur) Ermeniler örgütlü oldukları her yerde seslerini yükseltmeye başlarlar.
Ermeni Soykırımı'nın habercisi ilk katliamlar yine bu dönem hayata geçirilir. 1894’te Sason’da, 1895’te Trabzon’dan başlayarak tüm doğu vilayetlerine, Halep ve Kilikya’ya yayılan, 1896’da ise Van, Eğin ve İstanbul’daki katliamlar, Trabzon ve İstanbul dışında Hamidiye Alayları aracılığıyla gerçekleştirilecekti. 1894-1895 arasındaki Ermeni kayıpları, Ermeni Patrikhanesi’ne göre 300 bin, Avrupalı konsolosluklara göre 100 bin ila 200 bin arasında değişiyordu.
1908: 2. Meşrutiyet
Abdülhamit’in padişahlığı ile 32 yıl süren baskı (İstibdat) döneminin ardından 23 Temmuz 1908 tarihinde ikinci kez Meşrutiyet ilan edilir. Birincisinde batılı devletlere verilen reform sözlerini geçiştirmeyi hedeflemekten başka bir içeriği olmayan Anayasa'nın ilanı ve parlamentonun açılması nasıl bir reform ve ilericilik özelliği taşımıyorsa, ikincisinin de aynı niyeti taşıdığı kısa bir zaman sonra anlaşılacaktı. Kimi çevrelerce bir burjuva demokratik devrim olarak değerlendirilecek 2. Meşrutiyet aslında çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlı devletinin devamını sağlamak için, Osmanlı despotizminden kurtulmak isteyen uluslara karşı bir "karşı devrim" niteliğindeydi.
“Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik” kavramlarıyla Osmanlı sınırları içinde yaşayan Hıristiyan inancından ulusların temsilcileri parlamentoda yer alacak ve böylelikle bir umut ortamı yaratılacaktı ama 1909 yılında Adana’da 30 bin Ermeni’nin hayatına mal olacak katliam ile aslında değişen bir şeyin olmadığı anlaşılacaktı.
Meşrutiyet’in ilanını sağlayan güçler Jön Türkler olarak anılacaktı. Özellikle batıda eğitim görmüş Osmanlı asker bürokratlarından oluşan bu kesimlerin amacı toprak ve güç kaybı yaşayan Osmanlı’yı ayakta tutmaktı. Bunun nasıl olacağı konusunda çeşitli düşünceler olmasına rağmen belirgin düşünce Sünni Müslüman inancın ve Türk milliyetçiliğinin öncülüğünde bir siyasi önderlikle burjuva sınıflar oluşturmak ve özellikle sermayenin Müslümanlaştırılması ile bir ulus devlet olmaktı. Bu siyasi önderliği de Jön Türk hareketi içindeki bürokrat ve askerlerin kurduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti yürütecekti.
1914 Birinci Paylaşım Savaşı
Birinci Paylaşım Savaşı 1914 yılında İtilaf Devletleri olarak adlandırılacak Fransa, Britanya İmparatorluğu, Rusya (1914-1917), İtalya (1915-1918), ABD (1917-1918), Romanya (1916-1918), Japonya, Sırbistan, Belçika, Yunanistan (1917-1918), Portekiz (1916-1918), Karadağ (1914-1916) ile İttifak Devletleri olarak adlandırılacak Alman İmparatorluğu, Avusturya Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan (1915-1918) arasındaki iki taraftan oluşan savaştır. 1914 ile 1918 yılları arasında süren bu savaşta 70 milyon asker yer alır ve 9 milyon askerin yanı sıra 8 milyona yakın sivil de hayatını kaybeder, haritalar ve sınırlar savaşın galiplerince yeniden belirlenir.
Osmanlı ordusu bu savaşta Kafkasya, Çanakkale, Sina-Filistin, Hicaz-Yemen, Irak, İran, Galiçya ve Makedonya’da savaşır ve 325 bin askerini kaybeder. Ama istatistiklere yansıyan asıl önemli sayı ise Osmanlı’nın bu savaş sonrası kaybettiği sivil sayısıdır. Osmanlı İmparatorluğu kayıplar listesinin sivillerle ilgili başlığında 2.150.000 sivil kaybı ile ilk sırada yer alır.
Osmanlı devletinin bu savaşa dahil olmasının sebebi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Almanların savaşı kazanacağını düşünerek son dönemde kaybedilen toprakları geri alma hayalidir. Aynı zamanda savaş sermayenin Müslümanlaştırılması projesi olan soykırım için de iyi bir zemin olacak, Ermeni ve Süryanilerin hemen hemen tamamen Rumların da kısmen imhası ile birinci etap tamamlanacaktı. (İkinci etaba 1919’da Mustafa Kemal öncülüğünde Pontoslu Rumların ve Küçük Asya Rumlarının yok edilmesi ile devam edilecekti.)
İstatistiklere Osmanlı’nın “kaybı” olarak yansıyan 2.150.000 sayının içinde 1,5 milyon Ermeni, 250 bin Süryani, 150 bin Rum’un katledilmesi de dâhildir. Yani bu kayıpların 2 milyona yakını Osmanlı’nın savaştığı herhangi bir ülkenin ordusu tarafından değil, bizzat
Osmanlı’nın kendi güçleri tarafından katledilen insanlardı.
1915 Ermeni Soykırımı
14 Temmuz 1914’te Marksist Ermeni Partisi Hınçak’ın 20 yönetici kadrosu, Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’yı öldürmeyi planladıkları gerekçesiyle tutuklanıp ihanetle yargılanır. 15 Haziran 1915 tarihinde İstanbul-Beyazıt Meydanı’nda, Harbiye Nazırlığı önünde asılarak idam edilirler. Hınçak Partisi, İttihat ve Terakkiciler ile ortak çalışmayı reddeden tek Ermeni partisidir. 1908 sonrası silahlı mücadeleyi terk etmiş olsalar da İttihatçıların kendisi için tehlike olarak gördüğü bir siyasi yapılanmadır.
Bir diğer Ermeni örgütlenmesi olan Taşnak ise özellikle Abdülhamit’e muhalefet sürecinde Jön Türklerle ortak hareket etmiş olsa da 12 Nisan 1915 tarihinde önderlerinin büyük bir bölümü tutuklanarak hapse atılır.
24 Nisan 1915 yılında ise İstanbul’da aralarında tanınmış şairler; Daniel Varujan, Siamanto ve Rupen Sevak’ın da bulunduğu yüzlerce Ermeni aydını tutuklanır. 1915 Şubat’ında 15-55 yaş aralığında olan Ermeniler yük taşıma ve yol yapım işlerinin yapıldığı Amele Taburlarına alındılar. Bunlar aslında erkek Hıristiyanlardan oluşan zorunlu çalışma taburlarıydı. Amele Taburları’ndaki savunmasız Ermeniler, angarya iş sona erdikten sonra öldürüldüler.
Ve geriye kalan Ermeni nüfusun tehciri başladı. Tehcirler ilk önce Kilikya-Ermeni yerleşimleri Zeytun ve Dörtyol, daha sonra ise Erzurum, Trabzon, Sivas, Harput, Diyarbakır ve Bitlis’te gerçekleşti. (1915 Mart -1915 Haziran) Bağdat’taki Ermeniler Musul’a sürüldü.
Asur /Nasturi/ Keldani (Doğu Süryanileri) Soykırımı
Aynı tarihlerde gerçekleştirilen Süryani Soykırımı, Ermeni Soykırımı’nın gölgesinde kalır, araştırmacıların, tarihçilerin uzun süre ilgisini de çekmez. Sevr’e katılan Asur delegeleri, Asurlu Hıristiyanların güvenliğini sağlamak amacıyla bir Asur devleti talebinde bulunurlar. Bunun üzerine Sevr Anlaşması’na gelecekte “Asur-Keldanilerin güvenliği için” tam garanti sunması gereken bir otonom Kürdistan kurulmasını içeren 62. madde eklenir. Asur sorununa ilişkin Milletler Cemiyeti gölgesinde yürütülen 1925 yılında Kanada’ya göç ettirilmesi projesinin yanı sıra, umutsuz geri dönüş ve sınır geçme çabaları da başka katliamlara yol açar. Kurbanların sayısına ilişkin birbiriyle çelişik rakamlar olmasına karşın, Asur Keldani delegasyonunun Paris Barış Konferansı’nda verdikleri 250 bin sayısı, kurban sayısının aslında hayli önemli boyutta olduğunu göstermektedir.
Bu tarihsel gerçekler resmi tarihte ya yok sayılır ya yalanlarla çarpıtılır ya da tüm bu soykırım süreci gerekçelendirilerek meşrulaştırılır. Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu da bu süreci resmi tarihten bağımsız değerlendirememiş ya da değerlendirmemiştir. Bu nedenle de bu soykırım sürecine bakışta inkârcı cephede yer almıştır.
Yüzyıllık cumhuriyet tarihinin kanlı sayfalarına yüzlercesi eklenecek katliamlar zincirinin önemli bir halkasını oluşturan 1918 sonrası, yedi düvele karşı verildiği iddia edilen anti emperyalist “kurtuluş savaşı" masalı ve Mustafa Kemal’e yüklenen devrimci misyon ise Türkiye sol hareketinin en önemli hatalarından birisidir. Elbette bu yazının konusundan bağımsız değildir ancak başka bir yazının konusu olarak ele alınıp yazılacaktır.
http://www.marksistteori1.org/983-tuerkiye-sol-hareketinin-soyk-r-mlara-bak-s.html




submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.04.03 00:50 karanotlar ANARŞİZM YAZILARIÇEVİRİLER Lysander Spooner’in Toplumsal Sözleşme Eleştirisi – Steve J. Shone – 3

ANARŞİZM YAZILARIÇEVİRİLER Lysander Spooner’in Toplumsal Sözleşme Eleştirisi – Steve J. Shone – 3
https://preview.redd.it/76tszgxtghq41.jpg?width=1000&format=pjpg&auto=webp&s=4c92692ca3b71de7ef722d560249e88be2cdd2e9
Doğal durumla temsil edilen basit bir toplumda insanlar kendilerinden sorumludurlar. Eğer onların yiyecek ve giyeceğe ihtiyaçları var ise giderler ve bu konuda işe yarayacak uygun şeyleri bulmaya çalışırlar.
James J. Martin Amerikan anarşizminin tarihini anlatırken Spooner’in toplumsal sözleşme teorisini reddettiğini anlatır.
Spooner’in dikkate değer hedefi Thomas Hobbes ve bir anlaşmayla bağlı olan kişilerin aslında bir yöneticiye boyun eğme sözleşmesine katılanların olduğu toplumsal sözleşme teorisinin eleştirisini canlandırmayla ilişkilenmesidir. (Martin 1970, 194)
Spooner, Hobbes ya da Locke’u anmamasına rağmen modern okuyucu toplumsal sözleşme teorisi ile her ikisini de ilişkilendirir. Martin, Spooner’in Hobbes’a sert eleştirileri olduğunu biliyor görünürken, gene de öyle ya da böyle bunların Hobbes’un yaptığından daha fazla Amerikan Devrimi’nin altında yatan düşünceleri çok daha fazla etkileyen Locke’a bütünüyle uygun olması farklı bir sorundur.
Hobbes gibi Locke da örgütlü bir topluma girdiğimizde özgürlüğümüzü bırakmamızın kabul edilebilir olduğunu düşünür. Hobbes gibi Locke için de sürece iki sözleşmenin dahil olduğu anlaşılabilir
Hobbes’a göre ([1651] 1981, 185-86) doğanın durumu, savaş gerçekten de gündemde olmasa dahi, başka insanlara karşı bitmeyen bir savaştır. Bu çatışmayı bitirmek, çatışmaya ve belirsizliğe son vermek için insanların bazı haklarını feda etmek konusunda hemfikir olmaları gerektiğini iddia eder. İktidar, bundan dolayı, onun gelişmesini toplumsal sözleşme yoluyla doğal durumdan uygarlığın en düzenli biçimine geçişini açıkladığı gibi devamlı bir şüphe, kaygı ve savaş için bir kuvvet olur.
Doğal durumla temsil edilen basit bir toplumda, insanlar kendilerinden sorumludurlar. Eğer onların yiyecek ve giyeceğe ihtiyaçları var ise giderler ve bu konuda işe yarayacak uygun şeyleri bulmaya çalışırlar. Bu, bir ceylanı öldürme ya da elmaları toplama ya da su kaynağını keşfetmeyi gerektirebilir. Komşudan bir şeyleri almak da gerekebilir. Hobbes’un sözleşmesi takip edildiğinde; dizginsiz biçimde yaşama hakları olduğunda insanlar sadece dışarı çıkar ve uygun olan ne varsa onu yaparlar. Bu anlaşmayı imzalayarak insanlar kendilerini egemenliğin özneleri haline getirirler. Bir toplumsal sözleşme zorlama olmadan çalışmayacaktır. Bundan dolayı imzacılar kendi iktidarlarını tüm vatandaşları itaat ettirerek korkutacak olan, korkunç hayvan Leviathan olan devlete verirler. Hobbes monarşiye inansa da teori, başka tip iktidarlar için de çalışır. Dahası egemen olan tüm iktidara sahip olsa da vatandaşlar adına güvenlik ve huzuru sağlamış ve kurmuş olmalıdır. Hobbes, eğer egemen bir zorbaya dönüşürse, bir problem olacağının farkındadır (Hobbes [1651] 1981, 238).
John Locke, Two Treatises of Government’te (Hükümet Üzerine İki İnceleme) Hobbes’un ilacının iyileştirmeye çalıştığı hastalıktan daha kötü olduğunu açıklar:
Bu Sansarlar ya da Aslanlarca kendilerine yapılan şeytanlıklardan kaçınmaya özen gösteren insanların aptal olduğunu düşünmektir fakat Aslanlar tarafından yok edilme, Güvenliğini düşünme korkusu bunu yerine getirir (Locke 1965, 372).
Hume, demokrasi idealist bir çerçevedir, der. Tüm insanların onlar için neyin en iyisi ve neyin çıkarlarına olduğuna karar verebilecek yeteneğe sahip olduklarını varsayar.
Kimi yazarlara göre Hobbes’daki Doğal durum ‘varsayımdır’ (Macpherson 1962, 18-20) ya da ‘yöntemsel bir araçtır’ (Lemos 1978, 3). Alternatif olarak Hobbes ve Locke’un her ikisi de göz önüne getirildiğinde gerçek Amerikalı yerli toplumlarını düşünüyor olabilirler. Hobbes gibi Locke (1965, 397) da “kötü şartları” terk etmek arzusundadır. Herhalükarda o doğal durumun zorunlu olarak savaş durumu olduğuna inanmaz. Daha iyimserdir. Hatta bankalar ve diğer ekonomik kuruluşların sözleşmeden önce faaliyet gösterebileceğine de güvenir. Hobbes gibi Locke da örgütlü bir topluma girdiğimizde özgürlüğümüzü bırakmamızın kabul edilebilir olduğunu düşünür. Hobbes gibi Locke için de sürece iki sözleşmenin dahil olduğu anlaşılabilir. Birincisi doğal durumu bağdaştırarak terk etmek ve ikincisi yeni rejime rıza gösteren vatandaşlar ve iktidar arasında bir anlaşma olmasıdır. Goldsmith (1966, 140) bunun Pufendorf ve Rousseau da dahil Locke gibi toplumsal sözleşme teorisyenlerinin ortak noktaları olduğuna işaret eder. Gene de bu çerçevenin Hobbes’un teorisine pek uygun olmadığı tartışılabilir. Onun modelinde egemen olan ikinci sözleşmeye taraf değildir.
Yukarıda belitildiği gibi Hobbes’dan farklı olarak Locke tek bir egemenin idaresinde çözümü tanımlamaz. Locke’a (1965, 369) göre bir tiranın varlığı halen doğal durumda yaşayan insanlara işaret eder. Hobbes’dan farklı olarak Locke’ göre insanlar sadece güvenlik değil mutluluk ve mülk de arzu eder ve bir sözleşme bunu da düzenleyecektir. Locke, Hobbes’un aksine, tüm meşru iktidarların dayanağı olarak rızaya vurgu yapacaktır.[i]
Geçen yıllarda politika teorisyenleri İskoç felsefeci David Hume’ün politik fikirlerine daha bir dikkat vermeye başladılar. Bunun merkezinde Hume’ün toplumsal sözleşme teorisini reddedişi vardır. İlginçtir ki Hume’ün yakın zamanlarda yeniden vurgusu yapılan fikirleri bir şekilde Spooner’ın pek fazla bilinmeyen fikirleriyle benzerlik gösteriyor.
“Of the Original Contract” (Gerçek Sözleşme Üzerine) denilen denemesinde Hume toplumsal sözleşme teorisine ait olan iktidarın rızaya dayandığı fikrinin abartılı olduğunu tartışır. Son zamanların iktidarlarının rıza oluşturularak meydana geldiğini fakat bu uyumun kesinlikle sınırlı olduğunu iddia eder. Hume 1689’un Muhteşem Devrimi’ne dair konuşur – ki Locke ve diğerleri etkilemeye çalışmışlardır – ve zamanında Britanya’da on milyondan fazla insanın yeni monarklar olan William ve Mary’nin getirilme kararına katılmadıklarına dikkat çeker. Diğer iktidarlar her nasılsa rıza fikrine dahi sahip çıkmazlar:
Dünyanın büyük bir bölümünde politik bağlantıların gönüllü bir kabulle ya da ortak bir söz verme ile kurulduğuna dair konuşursan, sulh yargıcı seni kışkırtıcı biri olarak kısa zamanda tutuklayacaktır (Hume 1994, 189).
Nihayetinde politik zorunluluk sorusuna Hume’un çözümü insanların otoriteye itaat etmesi gerektiği şeklindedir
Gerçekte ise, der Hume, geçmişte pek çok iktidar muhtemelen dış düşmana karşı direniş örgütlemek için savaş çıkardı. Ayrıca 1689’un İngiliz monarşisi rızaya dayalı olsa dahi, bu her çağdaş iktidarın rızaya dayalı olduğu anlamına gelmez. İtaat ya da boyunduruk altında olma çok tanıdık oluyor. Pek çok insan asla onun nedeni ya da kökenine dair bir soruşturmayı asla yapmıyor (Hume 1994, 189). Bunun özellikle İran, Çin, Fransa ve İspanya için doğru olduğunu söylüyor Hume. Muhtemelen daha liberal milletler olan İngiltere ve Hollanda için de doğrudur. Çoğunluk örnekleri göstermektedir ki rıza, iktidar için önemli bir temel olamaz (189).
Gerçekten de Hume, demokrasi idealist bir çerçevedir, der. Tüm insanların onlar için neyin en iyisi ve neyin çıkarlarına olduğuna karar verebilecek yeteneğe sahip olduklarını varsayar. Fakat bu böyle değildir. Pek çok vatandaş politik karar alma süreçlerine katılmak istemeyebilir:
Adil bir iktidarın insanların rızasından ortaya çıktığını söylediğimizde kesinlikle onların hak ettiklerinden ya da bizden beklediklerinden ve istediklerinden daha fazla onere etmiş oluruz (Hume 1994, 194).
Böylece eğer biz iktidarı rızaya dayandırmaya oturtursak çağdaş rejimleri meşrulaştırabilmek için düşük seviyede bir engel yeterli olacaktır. Örneğin, bir şekilde yasalarını ve idarecelerini kabul etmeye mecbur bırakılmış bir kişinin bir ülkeyi terketmemesini tartışmalıyız. Gerçekten de Hume politik iktidarın gerçek doğasının iktidardan bir belge almaksızın – başka biçimde ise pasaport olarak bilinir – hiç kimsenin ayrılabilememesi olduğuna dikkat çeker (193).
Nihayetinde politik zorunluluk sorusuna Hume’un çözümü insanların otoriteye itaat etmesi gerektiği şeklindedir. Çünkü eğer itaat etmezlerse, toplum zarar görebilir ya da iktidar yıkılabilir. Sir Ernest Barker’ın (1960, xlii) gözlemlediği gibi bunun “en azından pek çok politik teorisyen için anlamlı bir cevap olması zordur.”
STEVE J. SHONE, Department of Political Science University of Northern Iowa
Çev: Alişan Şahin
Devam Edecek
Not: Bu seri makalenin bütünü Anarchist Studies’in 15 Vol. 2 sayısında yayınlanmıştır.
[i] Locke’a göre rıza kavramının kesin anlamı yoğun bir tartışmanın konusudur. Örnek için Call 1998, ve Morland ve Hopton 1999 arasında bu dergideki tartışmaya bkz.

https://itaatsiz.org/2020/03/29/lysander-spoonerin-toplumsal-sozlesme-elestirisi-steve-j-shone-3/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.03.15 21:06 Hydra_11 celtabet80 / celtabet 80 - Celtabet Yeni Giriş Adresi

celtabet80 / celtabet 80 - Celtabet Yeni Giriş Adresi
CELTABET GİRİŞ İÇİN TIKLAYINIZ
Lisanslı ve lisanssız bahis sitelerinde ayrıcı en büyük faktörün güvenilirlik olması celtabet80 bahis sitesi için de önemli bir özellik olması bu bahis sitesinin kaliteli hizmeti benimsemesini sağlamıştır. Bu imkânlar sayesinde bahis severler bir yandan kazanç elde ederken bir yandan da keyifli zaman geçirmektedir.
Bonusta cömert olan bahis siteleri oldukça ilgi toplayarak üyelerinde tercih noktaları olmasında etkileyici bir faktördür. Bireylerin bahislerinde tarayıcı desteğini seçebilecekleri gibi Android uygulamadan da istifade etmeleri mümkündür. Bahis tutkunlarının celtabet 80 güncel giriş adresinden para kazanabilmeleri için spor bahisleri yapmaları zorunlu değildir.
Genel itibarı ile firmanın sağlamış olduğu online içerikler aracılığı ile bonus seçenekleri üzerinden işlem yaparak son derece kolay bir şekilde çevrim kurallarını da tamamlayabilir ve bu sayede de para çekebilirsiniz. Kullanıcılar site üzerinde güvenilir oyun hizmetlerini almaktadır. celtabet80 bahis sitesinde hem spor oyunları hem de casino oyunları üzerine bahis yapabilir ve para kazanabilirsiniz.
https://preview.redd.it/l5jbidm48wm41.jpg?width=1583&format=pjpg&auto=webp&s=a644181695cd3d187be9c4c78ee83f78b94c4157
Ödeme konusunda bir sorun yaşamadan işlemlerinizi gerçekleştirmek ve daha hızlı hale getirmek istiyorsanız celtabet80 sitesine yeni adresi giriş adresi üzerinden giriş yaparak bahis oynayabilirsiniz. Üyelik ve aktivasyon aşamaları sonrasında EFT, kredi kartı, cepbank, paykasa, otopay, ecopayz, TL Nakit, banka havalesi ve diğer bunun gibi seçenekleri ile ödeme yapabileceğinizi de eklemek mümkündür. Bu bahis şirketleri içerisinde bulunan en avantajlı ve en güvenilir şirket ise celtabet 80 olarak biliniyor. Uzun yıllardır bu sektörde hizmet vermesi ile beraber, bahis severlere güven vermesi de söz konusu hale gelmektedir.
celtabet80 bahis sitesi ödeme seçenekleri arasında ecopayz, cepbank ve paykasa kullanılmaktadır. Bet sitelerinde yapılan çalışmalar, güvenilir kaynaklar üzerinden olmakta; üyelerin memnuniyetleri ön planda tutulmaktadır. QR Kodu, Cepbank, Ecopayz ve Astropay gibi seçeneklerle para yatırma ve para çekme işlemlerinizi hiçbir problem yaşamadan gerçekleştirebilirsiniz. Kaliteli bahis firmalarında çekim sistemleri de en az yatırımlarda olunduğu kadar çeşitli olmak zorundadır. Sitenin üyeliklerinizi kabul etmesinin ardından sizin de hesap onayınızı vermeniz şarttır.
CELTABET YENİ ADRESİNE GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 56, 57, 58, 59, 60, 61, 62, 63, 64, 65, 66, 67, 68, 69, 70, 71, 72, 73, 74, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 83, 84, 85, 86, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 123, 124, 125, 126, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161, 162, 163, 164, 165, 166, 167, 168, 169, 170, 171, 172, 173, 174, 175, 176, 177, 178, 179, 180, 181, 182, 183, 184, 185, 186, 187, 188, 189, 190, 191, 192, 193, 194, 195, 196, 197, 198, 199, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 228, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240, 241, 242, 243, 244, 245, 246, 247, 248, 249, 250, 251, 252, 253, 254, 255, 256, 257, 258, 259, 260, 261, 262, 263, 264, 265, 266, 267, 268, 269, 270, 271, 272, 273, 274, 275, 276, 277, 278, 279, 280, 281, 282, 283, 284, 285, 286, 287, 288, 289, 290, 291, 292, 293, 294, 295, 296, 297, 298, 299, 300, 301, 302, 303, 304, 305, 306, 307, 308, 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315, 316, 317, 318, 319, 320, 321, 322, 323, 324, 325, 326, 327, 328, 329, 330, 331, 332, 333, 334, 335, 336, 337, 338, 339, 340, 341, 342, 343, 344, 345, 346, 347, 348, 349, 350, 351, 352, 353, 354, 355, 356, 357, 358, 359, 360, 361, 362, 363, 364, 365, 366, 367, 368, 369, 370, 371, 372, 373, 374, 375, 376, 377, 378, 379, 380, 381, 382, 383, 384, 385, 386, 387, 388, 389, 390, 391, 392, 393, 394, 395, 396, 397, 398, 399, 400, 401, 402, 403, 404, 405, 406, 407, 408, 409, 410, 411, 412, 413, 414, 415, 416, 417, 418, 419, 420, 421, 422, 423, 424, 425, 426, 427, 428, 429, 430, 431, 432, 433, 434, 435, 436, 437, 438, 439, 440, 441, 442, 443, 444, 445, 446, 447, 448, 449, 450, 451, 452, 453, 454, 455, 456, 457, 458, 459, 460, 461, 462, 463, 464, 465, 466, 467, 468, 469, 470, 471, 472, 473, 474, 475, 476, 477, 478, 479, 480, 481, 482, 483, 484, 485, 486, 487, 488, 489, 490, 491, 492, 493, 494, 495, 496, 497, 498, 499, 500, 501, 502, 503, 504, 505, 506, 507, 508, 509, 510, 511, 512, 513, 514, 515, 516, 517, 518, 519, 520, 521, 522, 523, 524, 525, 526, 527, 528, 529, 530, 531, 532, 533, 534, 535, 536, 537, 538, 539, 540, 541, 542, 543, 544, 545, 546, 547, 548, 549, 550, 551, 552, 553, 554, 555, 556, 557, 558, 559, 560, 561, 562, 563, 564, 565, 566, 567, 568, 569, 570, 571, 572, 573, 574, 575, 576, 577, 578, 579, 580, 581, 582, 583, 584, 585, 586, 587, 588, 589, 590, 591, 592, 593, 594, 595, 596, 597, 598, 599, 600, 601, 602, 603, 604, 605, 606, 607, 608, 609, 610, 611, 612, 613, 614, 615, 616, 617, 618, 619, 620, 621, 622, 623, 624, 625, 626, 627, 628, 629, 630, 631, 632, 633, 634, 635, 636, 637, 638, 639, 640, 641, 642, 643, 644, 645, 646, 647, 648, 649, 650, 651, 652, 653, 654, 655, 656, 657, 658, 659, 660, 661, 662, 663, 664, 665, 666, 667, 668, 669, 670, 671, 672, 673, 674, 675, 676, 677, 678, 679, 680, 681, 682, 683, 684, 685, 686, 687, 688, 689, 690, 691, 692, 693, 694, 695, 696, 697, 698, 699, 700, 701, 702, 703, 704, 705, 706, 707, 708, 709, 710, 711, 712, 713, 714, 715, 716, 717, 718, 719, 720, 721, 722, 723, 724, 725, 726, 727, 728, 729, 730, 731, 732, 733, 734, 735, 736, 737, 738, 739, 740, 741, 742, 743, 744, 745, 746, 747, 748, 749, 750, 751, 752, 753, 754, 755, 756, 757, 758, 759, 760, 761, 762, 763, 764, 765, 766, 767, 768, 769, 770, 771, 772, 773, 774, 775, 776, 777, 778, 779, 780, 781, 782, 783, 784, 785, 786, 787, 788, 789, 790, 791, 792, 793, 794, 795, 796, 797, 798, 799, 800, 801, 802, 803, 804, 805, 806, 807, 808, 809, 810, 811, 812, 813, 814, 815, 816, 817, 818, 819, 820, 821, 822, 823, 824, 825, 826, 827, 828, 829, 830, 831, 832, 833, 834, 835, 836, 837, 838, 839, 840, 841, 842, 843, 844, 845, 846, 847, 848, 849, 850, 851, 852, 853, 854, 855, 856, 857, 858, 859, 860, 861, 862, 863, 864, 865, 866, 867, 868, 869, 870, 871, 872, 873, 874, 875, 876, 877, 878, 879, 880, 881, 882, 883, 884, 885, 886, 887, 888, 889, 890, 891, 892, 893, 894, 895, 896, 897, 898, 899, 900, 901, 902, 903, 904, 905, 906, 907, 908, 909, 910, 911, 912, 913, 914, 915, 916, 917, 918, 919, 920, 921, 922, 923, 924, 925, 926, 927, 928, 929, 930, 931, 932, 933, 934, 935, 936, 937, 938, 939, 940, 941, 942, 943, 944, 945, 946, 947, 948, 949, 950, 951, 952, 953, 954, 955, 956, 957, 958, 959, 960, 961, 962, 963, 964, 965, 966, 967, 968, 969, 970, 971, 972, 973, 974, 975, 976, 977, 978, 979, 980, 981, 982, 983, 984, 985, 986, 987, 988, 989, 990, 991, 992, 993, 994, 995, 996, 997, 998, 999
submitted by Hydra_11 to u/Hydra_11 [link] [comments]


2020.02.29 21:20 Sethbenja Nemesis

Nyx’in kızı Tanrıça Nemesis, her bireye eylemlerinin hak ettiği kaderi vererek, insan ilişkilerinin dengesini ayarlayan gücü temsil eder. O, mütevazı, onaylanmamış liyakati ödüllendirir, suçu cezalandırır, haksızlığa uğramış iyi bir servetin değersizliğini yitirir, gururlu ve aşırı güçsüz olanı küçük düşürür ve yanıltıcı olana karşı bütün kötülükleri ziyaret eder; Böylece, Yunanların tüm medeni yaşamın zorunlu bir koşulu olarak kabul ettiği şeylerin doğru dengesini koruyarak. Fakat Nemesis, orijinal karakterinde ödüllerin yanı sıra cezaların dağıtıcısı olsa da, dünya günahlarıyla doluydu, ilk kapasitesinde küçük bir iş bulmuştu ve bu nedenle nihayet sadece intikamcı bir tanrıça olarak kabul edildi. İsmi “hak dağıtmak, üleştirmek” anlamlarındaki Yunanca “nemein” (νέμειν) fiilinden türemiş olan Nemesis, insanların mutluluklarını ve mutsuzluklarını tartar, mutluluktan nasibini fazla fazla alanlara ölümlülerin mutluluğunun bir sınırı olması gerektiğini acı biçimde hatırlatır. Nemesis’in adı sık sık “adrasteia” (“elinden kurtulunamayan”) ve “Rhamnousia” (“Rhamnous kentinin tanrıçası”) sıfatlarıyla birlikte anılır. Rhamnous antik kenti, Attika yöresinde, Marathon‘un hemen kuzeyinde kalan, “epheb” denilen genç erkeklerden oluşmuş bir garnizonun bulunduğu, stratejik öneme sahip bir tepenin üzerine kurulmuş bir kentti ve Rhamnous’ta tanrıça Nemesis’e adanmış bir tapınak bulunuyordu. Rhamnous’taki bu tapınak, antik Yunanistan’daki Nemesis tapınaklarının en önemlisi veya büyüğü olarak bilinir. Atina’da, ölülerin yaşayanlardan uzak durmalarını, onlara hınç beslememelerini sağlamak amacıyla düzenlendiği bilinen törenlere Nemeseia adı verilmiştir.Nemesis kültünün Smyrna (İzmir) kökenli olması muhtemeldir. İzmir’de ikili bir Nemesis inanışı görülmüştür. Bu ikilik; tanrıçanın biri iyi, öteki acımasız olan iki ayrı yönünü vurgulamış olabileceği gibi, İskender tarafından yeniden kurulan şehirde eski ve yeni tanrıça kültlerinin birbirine karışmasından kaynaklanmış da olabilir. Klasik dönemin ünlü mitoloji derlemesi Bibliotheca‘nın yazarı Apollodorus‘un Nemesis’in ismini Leda efsanesine karıştırmış olması ilginçtir. Başka her yerde Truvalı Helen‘in Zeus ile Leda’nın kızı olduğu kabul edilirken Apollodorus, Helen’in Nemesis’in kızı olduğunu söyler. Ona göre, Zeus‘tan kaçmak için kaz kılığına giren Nemesis, Zeus da buna karşılık kuğu kılığına girince Zeus’tan hamile kalmaktan kaçınamamış. Nemesis’in bir bataklığa bıraktığı yumurta bir çoban tarafından bulunup Leda’ya götürülmüş, Leda bu yüzden Helen’in annesi sayılmış. Apollodorus, kuğu kılığına giren Zeus ile Leda’nın ilişkisini bir biçimde reddediyor yani veya en azından, ilişkiyi dolaylı hale sokuyor.Homeros, Nemesis’ten hiç bahsetmez; Bu nedenle, Yunan milleti arasında daha yüksek ahlaki görüşler elde edildiğinde, daha sonraki dönemlerde bir anlayış olduğu aşikardır. Nemesis düşünceli ve iyi huylu ve güzel bir kadındır; bir diadem (taç) onun görkemli kaşlarını taçlandırır ve elinde bir dümen, denge ve kibir taşır; tüm insan olaylarını yönlendirdiği, tarttığı ve ölçtüğü tarzın amblemlerini takar. Aynı zamanda, bir adaletle birlikte yürüttüğü çabukluğu simgelemek için bazen bir tekerlek ile de görülür. Kötülüğün intikamcısı olarak kanatlı, elinde ya bir armağanı ya da kılıcını taşıyan ve griffinler tarafından çekilen bir arabaya oturmuş gibi görünüyordu . Nemesis’in sembolleri kılıç, terazi, kamçı, dizgin, çark, çetele, elma dalı ve dişbudak dalıdır. Eski zamanlarda bakire, Afrodit‘e benzer, kanatlı bir tanrıça olarak tasvir edilirken Nemesis tasvirleri zamanla daha ciddi, acımasız bir havaya bürünmüş, çeşitli sembollerle zenginleştirilmiş bir alegorik içerik kazanmıştır. Romalılar, tanrıçanın adını aynen korumuşlarsa da bazen ona Invidia (Kıskançlık) veya Rivalitas da (Rekabet) demişlerdir.Roma’da imparatorluk döneminde Nemesis’e askeri eğitim alanının koruyucu ruhlarından (Nemesis campestris) biri olarak, gladyatörlerin ve arenada vahşi hayvanlarla boğuşan avcıların koruyucu azizesi olarak ve zafer kazanan generaller tarafından da zaman zaman Pax-Nemesis şeklinde tapınılmıştır. Bazen fakat çok nadir olarak da çoğunlukla Claudius ve Hadrian hükmü altındaki imparatorluğun madeni paralarında da Nemesis görülmüştür. M.S 3. yy.’da oldukça güçlü Nemesis-Fortuna olarak bir inanç olduğuna dair kanıt vardır. Nemesis Hadrian’nın kölelikten azat edilmiş adamları isimli bir topluluk tarafından tapılmıştır. Mesomedes M.S. 2. yy.’da ona bir ilahi yazmış ve ona “Nemesis hayatın kanatlı dengeleyicisi, kara yüzlü tanrıça, adaletin kızı” olarak hitap etmiş ve ondan “sarsılmaz dizginler ölümlülerin uçarı saygısızlıklarını” engeller şeklinde bahsetmiştir.
submitted by Sethbenja to KGBTR [link] [comments]


2020.02.15 00:34 karanotlar Lysander Spooner’in Toplumsal Sözleşme Eleştirisi – STEVE J. SHONE – 1

Lysander Spooner’in Toplumsal Sözleşme Eleştirisi – STEVE J. SHONE – 1

https://preview.redd.it/ct98mp1b5zg41.jpg?width=741&format=pjpg&auto=webp&s=62ef422651ed121bad8829ba081e7450381d4b51
Lysender Spooner’in yazılarında toplumsal sözleşme teorisinin kifayetsizliği yinelenen bir temadır. Bu yetersizlik onu ABD anayasasını özel bir reddedişi yanında genel olarak iktidarın geniş ve yaratıcı bir eleştirisine götürmüştür. Önde gelen bir kölelik karşıtı olması ve bir paradoks olarak Kuzey ABD’nin güney üzerinde iktidarının getirdiği dayatmalardan memnuniyetsizlik otoritesi için zorunlu bir şart olan rızaya dayanan iktidar için çalışmanın nihayetinde imkansız olduğuna onu ikna etti. Spooner’e göre meşru bir iktidar hem pratik ve hem de doğal olarak savunulamazdır.
Amerikalı anarşist ve köleliğin kaldırılması taraftarı olan Lysander Spooner (1808-1887) son yıllarda jürinin lağvedilmesi kavramına dair ilgisinden dolayı bazı dikkatleri yeniden üzerine çekmişti.[i] Aksi halde esasen unutulmuş kalacaktı. Hayat dolu ve original bir düşünürü tanıma fırsatından pek çok araştırmacının mahrum kalacağı bir gerçektir bu. Bu yazıda politik zorunluluk olarak Spooner’ın yazılarını hedef aldım yani politik teorinin tarihi boyunca iktidara itaat etmenin meşruiyetini sorgulanmasında özellikle liberal ve anarşistleri dikkate aldım.[ii] Spooner’ın toplumsal sözleşme teorisine dair memnuniyetsizliğini, bu anlamda David Hume ve Spooner’ın fikirleri arasında benzerlik ve farklılıkları ve Spooner’in ABD iktidarına yaptırımın imkansız olduğu şeklindeki nihai olarak vardığı sonucu açıkladım.
Spooner köleliğe son derece karşıt olan biriydi ve John Brown’ın sırdaşı ve dostuydu. Brown’un federal iktidarın Harper’s Ferry silah deposuna 1859 yılında yapmış olduğu başarısız saldırıya dair önceden bilgi sahibi olmalıydı ve hatta Brown’ın hayatını bağışlaması için Virginia valise Henry A. Wise’dan talepten bulunmuştu
Spooner’in yayınları bazıları oldukça uzun olan monograflar olarak görünür. Örneğin, Unconstitutionality of Slavery (Köleliğin Anayasaya Aykırılığı) 294 sayfa, The Law of Intellectual Property (Entelektüel Mülkiyet Yasası) 240 ve Trial By Jury (Jüri tarafından Yargılanma) 224 sayfadır. Diğerleri izafen daha kısadır. Bugün Spooner tarafından yazılmış olan herşey editi Charles Shively tarafından yapılmış olan altı ciltlik The Collected Works of Lysander Spooner’da (Spooner 1971). (Lysander Spooner’in Toplu Çalışmaları) bulunabilir. En dikkate değer istisna 1977’de yeniden yayınlanıncaya kadar çok fazla bilinmeyen Smith’in (1992, xvii)’da belirttiği gibi Vices Are Not Crimes’dır (Kötü Alışkanlıklar Suç Değildir). Bu makaledeki refernaslar – Vices Are Not Crimes hariç – The Lysander Spooner Reader (Spooner 1992)’da ve The Collected Works’da (Toplu Çalışmalar) içerilmektedir.
Spooner köleliğe son derece karşı biriydi ve John Brown’ın sırdaşı ve dostuydu. Brown’un federal iktidarın Harper’s Ferry silah deposuna 1859 yılında yapmış olduğu başarısız saldırısına dair önceden bilgi sahibi olmalıydı ve hatta Brown’ın hayatını bağışlamasını Virginia valise Henry A. Wise’dan talepten etmişti.[iii] Herhalükarda ABD İçsavaşına gelince Spooner, Kuzey’in kendi istediklerini haksız bir şekilde Güney’e yüklediğine inanmaktadı. Onun bakışaçısının benzersiz olduğu söylenmelidir. Zamanla ABD iktidarının değeri ve meşruiyetine dair daha da şüpheci olmuştur. Spooner, The Unconstitutionality of Slavery (Köleliğin Anayasaya Aykırılığı) gibi erken dönem yazılarında ABD Yüksek Mahkemesi’nin (Supreme Court) köleliği tamamen yasaklamasını ya da Kongrenin onu yasadışı kılmasını tartışmıştır. Anayasa’nın destekleyicisi değildir fakat değiştirilinceye ya da yerine yeni bir anayasa konuncaya kadar riayet edilmelidir, düşüncesinde olmuştur. Fakat bakış açısı gitgide değişti. Son dönem çalışmalarından olan, köleliğin son bulmasından sonra yazılan No Treason (İhanet Yok) gibi seri çalışmasında iktidara karşı ağzına geleni söylemeye devam etmiştir. Onun insanların rızasının aksine uygulama içinde olduğunu düşünmekteydi ve daha çok ABD’nin politik sistemine yoğunlaşarak ve ikna edici bir şekilde tartışarak iktidar ve rızanın uyuşmayacağını, ABD iktidarının meşru olamayacağını ve ABD Anayasası’nın yalan olduğunu düşünüyordu.
Alexander (1950, 212, fn 52) garip bir sıra düzenine sahip olan No Treason’ların sadece I, II ve VI numaralı olanlarının bulunabildiğini bildirir. Diğer bölümlerinin hiç var olmadığı büyük olasılıktır. Spooner 1871 yılında yazdığı bir mektupta sadece bu üç tanesinin “yayınlanmış varolan nüshalar” olduğunu yazar.[iv] İlk iki bölüm 1867’de yayınlanmış ve VI. Bölüm 1870’de ortaya çıkmıştı. Spooner bunlarda bu makalenin konusu olan rıza ile iktidar etmenin anlamını araştırır.
İktidar güç vasıtasıyla değil çoğulculuk (çoğunluğun rızası ile) yoluyla meşruiyet kazanabilir
Spooner’in No Treason’un ilk bölümünde halletme teşebbüsünde bulunduğu ilk konu çoğunluğun zorbalığı olarak düşündüğü çoğunluk iktidarı konusudur. Kitlelerin arzularını anlamanın bir yolu güç açısından olmalıdır. Herhalükarda, rızaya dayalı iktidar, der, sadece ‘en güçlü partinin rızası’ anlamına gelmemelidir. (Spooner 1867a, 6). Dünya üstündeki tüm zorbalar bu denemeyle karşılaştırılabilir. Şu bilindik bir başlangıç noktasıdır: örneğin Troçki’nin vardığı hüküm olan ‘her devletin güç üstüne kurulduğu’nu, önemli Alman sosyoloğu Max Weber’in (1970, 78) iktidarı ‘fiziki gücü meşru kullanma tekeli’ne sahip olan kuruluş tanımlamasına vardığı hükümleri reddetmek. Meşruiyetin koşuluna ekler yapmak tanımlamayı büyük ölçüde güçlendirmiş görülür. Ve meşruiyet nasıl elde edilir? Belki de bu günlerde ve çağda bir seçimi kazanarak. Bundan dolayı Spooner’in rıza ile iktidardan kastettiği şeyi düşünmeye yaklaştık. O rıza ile hükmetmekten ‘en fazla olan tarafın rızası” anlamına gelmediğini anlatmak için oldukça emek sarf eder (Spooner 1867a, 7). Elbetteki pek çok insan için çoğunluğun yönetimi -güçten ziyade sayı ile tasavvur edilmiştir – demokrasi demektir. Fakat azınlıkların da yetkilerinin olduğunu söyler Spooner. Kadınlar ve erkeklerin – bir seçimi kazanmış olmalarından dolayı – bir grup ya da kişi tarafından ortadan kaldırılamayacak ‘doğal hakları’ vardır. Bu bir gaspın ‘kendine haydut diyen biri tarafından… ya da kendine iktidar diyen milyonlara bakılmaksızın uygulanabilir (7). Amerika Devrimi, herşeyden sonra, azınlığın (sömürgede yaşayanların) çoğunluğun (Britanya İmparatorluğu) kontrolünden iktidarı geri alması durumudur. Eğer bunun meşruiyeti var ise pek çok Amerikalının inandığı gibi bugün azınlıkların özgürlüğü aynı şekilde meşrudur.
Şimdi politik zorunluluğun merkezi konusu üzerine odaklanırken Spooner ABD iktidarının yönetirken otoritesinin ne olduğunu sorar. Yönetim için bir ulusun hakkının sadece rızaya dayalı olarak kurulabileceğine karar verir. İktidar güç vasıtasıyla değil çoğulculuk (çoğunluğun rızası ile) yoluyla meşruiyet kazanabilir (9-10). Bundan dolayı meşru bir iktidar “vergi ya da kişisel hizmetle her bireyin katkıda bulunması gereken bağımsız, bireysel rızası ile iktidar desteklemesine” ihtiyaç duyar. Bunun hepsinin, ya da hiçbirinin, uygulanması zorunludur. Bir kişinin rızası herhangi bir başkasının rızası kadar gereklidir.(11). Rıza sadece evrensel değil aynı zamanda asla farazi olmamalıdır: “Eğer bir kişi asla razı değilse ya da iktidarı desteklemek fikrinde değil ise, bu onu desteklemeyi reddettiğinden dolayı güvenini kaybettiği anlamına gelmez” (11) rızanın anlamına dair bu anlayış Bağımsızlık Deklerasyonu’nda da yer alır. Spooner burada modern yazarlardan Robert Paul Wolff’un In Defense of Anarchism (Wolff 1976) (Anarşizmin Savunusu) kitabındaki duruşuna benzer. Wolff aynı fikirde olanların doğrudan demokrasisine dayanmaksızın, yani yürürlüğe giren her yasaya her bireyin onayı olmaksızın tüm yönetim biçimlerinin yetkisiz olduğunu iddia eder:
Oy birliği karar alma yöntemlerinde oldukça açık şekilde meşru olarak düşünülüyor; diğer biçimler bu amaç ile uzlaştırma olarak sunulur ve bunun lehine iddialar oy birliğine dayanan demokrasinin otoritesinin çoğunluk yönetimi ya da temsilci kullanma zorunluluğu ile ölümcül olarak zayıflatılmış değildir. (Wolff 1976, 27)
Spooner’e göre daha az doğrudan demokrasi biçimi “ölümcül olarak zayıflatılmış” olandır. Wolff’un iddiası sezgisel, onun akademik kitabının amacı ideal demokrasinin ne olduğunu göstermeyi düşünmek iken, Spooner’in perspektifi hiç de felsefi değildir. Wolff gibi her yasayı her kişinin onaylamasının imkansız olduğunu kabul etse de (Spooner 1852, 132) yine de o, yönetmede rıza için oy birliği ve doğrudan olmaktan ısrarcıdır.
STEVE J. SHONE Department of Political Science University of Northern Iowa
Çev: Alişan Şahin
Not: Bu seri makalenin bütünü Anarchist Studies’in 15 Vol. 2 sayısında yayınlanmıştır.
[i] Jüriyi geçersiz kılma jürinin yönetmelikleri takip etmeyi reddetmesi ve beklenmedik kararlar alması durumunu açıklayan bir kavramdır. O.J. Simpson’un beraatinin ardından hemen hemen beş yüz adet konuyla ilgili bilimsel makale hukuk dergilerinde yer aldı ve şaşırtıcı olmayan bir şekilde birkaç tane yazar uygulamayı takip ederek ve onaylayarak Spooner’e geri döndü. Bkz. Örneğin, Conrad 1998, Ostrowski 2001, Shone 2004.
[ii] Makalede daha sonra bir yerde işaret ettiğim gibi anarşistler kuşkucu kalmayı tercih ederken liberaller iktidarın haklı kılınabileceği sonucuna varma eğilimindedir.
[iii] Brown, John Brown’s Body adlı şarkıda anılır. Bu talep için Bkz. Lysander Spooner, “Sirkülerin yazarı” adıyla isimsiz olarak Virginia Valisi Henry A. Wise’a mektup yazar. 2 Kasım 1859, Lysander Spooner manuscripts collection, Department of Rare Books and Manuscripts, Boston Public Library.
[iv] Lysander Spooner’den Hon. B. F. Perry’e mektup 5 Mayıs 1871, Lysander Spooner manuscripts collection, Department of Rare Books and Manuscripts, Boston Public Library

https://itaatsiz.org/2020/02/09/lysander-spoonerin-toplumsal-sozlesme-elestirisi-1-steve-j-shone/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


Zorunlu Hizmette Hekimlik Süreci Sohbet Muhabbet, Zorunlu Maske! Twitch ve Dlive Üzerine Güney Kore'de zorunlu karantina süreci (İBRETLİK) I Türkiye neden başarısız oldu?COVID-19 (eng) Sigorta Hukuku KTK Zorunlu Mali Sorululuk Sigortası Genel Şartları-22 Nisan 2020 ZORUNLU AÇIKLAMADIR... zorunlu arabulucukla ilgili sorunlar ve çözümleri

(PDF) Zorunlu Karşılık Uygulamasının Bankaların ...

  1. Zorunlu Hizmette Hekimlik Süreci
  2. Sohbet Muhabbet, Zorunlu Maske! Twitch ve Dlive Üzerine
  3. Güney Kore'de zorunlu karantina süreci (İBRETLİK) I Türkiye neden başarısız oldu?COVID-19 (eng)
  4. Sigorta Hukuku KTK Zorunlu Mali Sorululuk Sigortası Genel Şartları-22 Nisan 2020
  5. ZORUNLU AÇIKLAMADIR...
  6. zorunlu arabulucukla ilgili sorunlar ve çözümleri

işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade davası açmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.Dava şartı-zorunlu arabuluculuk konusuda uygulamada yaşana ... Mecburi hizmetini tamamlamış şu anda asistanlık yapmakta olan hekimlerimizden mecburi hizmet süreci ve bu süreç üzerine tavsiyeler.İyi seyirler. Sigorta Hukuku KTK Zorunlu Mali Sorululuk Sigortası Genel Şartları-22 Nisan 2020 ... KTK Zorunlu Mali Sorululuk Sigortası Genel Şartları üzerine 22 Nisan 2020 tarihinde gerçekleşen ... Kanalıma abone olursanız çok ciks olur. Çünkü bu kez de sizlerden gelen öneriler üzerine Güney Kore'deki zorunlu karantina sürecinin nsıl geçtiği ile ilgili bir video hazırladım ... LÜTFEN BU VİDEOMU PAYLAŞIN 31.07.2019 SAAT: 13.00 LİBERAL SOSYALİST https://www.liberalsosyalist.com https://twitter.com/memduhtv https://www.facebook.com/li... Merhabalar sevgili arkadaşlar. Yine İstanbul sokaklarında gündemi ve diğer meseleleri konuşuyoruz. Rüzgardan ötürü sesim yine çok net değil. Bu hususta affınıza sığınıyorum ...